Skip to main contentSkip to footer
Doğum izninin uzatılması ile ilgili İpek İlkkaracan’la konuştuk:

“Babalık iznindeki fark kapatılmalı”

Meclis doğum izninin 24 haftaya çıkarılması ile ilgili düzenlemeyi müzakere ederken sendikalardan feministlere birçok kesim kaygılarını dile getiriyor. Feminist iktisatçı İpek İlkkaracan parçalı bulduğu bu düzenlemeyi ve bakım emeğinin nasıl ele alınması gerektiğini Kadınİşçi’ye anlattı.

Güncel/Ücret

Geçtiğimiz hafta meclise gelen ve genel kurulda müzakere edilen doğum izninin 24 haftaya çıkarılmasına dönük düzenleme, aslında önemli bir sosyal hak. Ama mesele burada bitmiyor. Bu düzenleme birçok tartışmayı da beraberinde getiriyor. Konu ile ilgili birçok sendika, feminist kurum açıklamalar yaptı. İktidarın “aile” ve “nüfus düzenlemesi” politikaları ile birlikte ele aldığı bu meseleye dair kaygılarını dile getirdi.

Babalık izninin beş günden 10 güne çıkarılmasıyla beraber bakım yükünün hâlâ neden kadınların omzunda kaldığı, kamusal kreşlerin neden yetersiz olduğu ve bütün bunların kadın istihdamını nasıl etkileyeceği tartışmalarını bir kez daha gündeme getiren, birçok kesimin yakından takip ettiği bu düzenleme için feminist iktisatçı Prof. Dr. İpek İlkkaracan’la konuştuk.

“Parçalı bir yaklaşım”

Bu düzenlemeyi en temelde nasıl değerlendiriyorsunuz ve bu düzenlemenin en olumlu yanı nedir?

Uzun zamandan beri bakım ekonomisi denilen alanda çalışıyorum. Uluslararası alanda, Birleşmiş Milletler, aynı zamanda Dünya Bankası, IMF, Avrupa Birliği gibi hükümetler arası platformlarda son on yılda çok ciddi yükseliş gösteren bir konu bakım ekonomisi ve bakım ekonomisi politikaları. Ve buradan bir politika vizyonu olarak “caring economy” yani bakımı ön plana koyan ekonomi modeli gibi bir politika hedefi ortaya çıkıyor. Şimdi biz buna ilerici makro ekonomik hedeflerde kapsayıcı ekonomi diyoruz. Yani makro ekonomik büyümenin getirdiği ilerlemeyi, refah artışının eşit paylaşıldığı, kapsayıcı ekonomi ve büyüme. İkincisi sürdürülebilir büyüme yani ekonomideki üretimdeki artışın aynı zamanda ekolojik dengeleri gözeten bir büyüme modeli olması.

Feminist çalışmalardan çıkan üçüncü bir hedef ve giderek de uluslararası platformlarda kapsayıcı, sürdürülebilir ekonomiye eklenen eş zamanlı, telaffuz edilen bir hedef de bakımı ön planda tutan “caring economy”. (Bu kavramı bir türlü güzel şekilde Türkçeleştiremedik.) Yani bakıma erişimin ve bakım emeğinin sürdürülebilirliğini ve eşit dağılımını içeren bir ekonomik büyüme modeli. Bu da Birleşmiş Milletler’in son 2024-2025’te yayınladığı, benim de katkılarımın olduğu bir model. Türkiye’den de katkıların olduğu politika çerçevesinde bu, kapsayıcı bakım sistemlerinin kamu yatırımlarıyla olabileceğini ileri süren bir çizgi. Haliyle iş gücü piyasasında istihdamda olan kişilerin kişilere yönelik bakım izinleri bunun önemli alt komponentlerinden biri.

Bu anlamda annelik izninin uzatılması, bakımı piyasanın gerekliliklerinden, piyasanın öngördüklerinden daha çok onu eşit düzeyde önemseyen bir görüşün uzantısı aslında. Fakat bunun tek başına uzatılmış annelik izniyle çerçevelendirilmesi çok parçalı bir yaklaşım. Yani artık yeni politika çerçevesi eşitlikçi, sürdürülebilir ve bakımı önemseyen bir ekonomi nasıl olabilir, diyor. Buradaki çerçeve ise bakım meselesini “birkaç tane organize sanayi bölgesinde kreş açtık”, “birkaç mahallede kadın kooperatiflerine kreş açmaları için destek verdik”, “annelik iznini 24 haftaya uzattık” gibi koordineli ve sistematik düşünmeyen, onun yerine bu meseleyi parçalı yaklaşımlarla halletmeye çalışan bir yaklaşım.

Şimdi bu çerçeveden bakıldığında bir yandan annelik izninin 24 haftaya uzatılması her şeyden önce bebekler açısından iyi bir şey. Çünkü Sağlık Bakanlığı da annelerin en az altı ay emzirmesinin bebeğin sağlığı açısından önemli olduğunu söylüyor. Onun için bu, Çalışma Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı’nın söylediklerinin birbiriyle koordineli hale getirmesi için önemli bir adım. Fakat öte yandan babalık izninin sadece 10 günle sınırlandırılması son derece sembolik kalıyor. Ayrıca bir tek annelik ve babalık izni de değil, kaliteli, profesyonel çocuk gelişimi ve okul öncesi eğitimine yönelik kurumsal hizmetlerin geliştirilmesi ve herkes için erişilebilir olması meselesi var. Bu bir tek bebeklik ya da okul öncesi dönemiyle sınırlı değil. Okul döneminde de çocukların hem öğrenimleri için destek hem de özellikle özel gereksinimleri olan çocuklara ekstra desteği içeriyor. Okul saatleri dışında çocuk bakımı ve desteği denilen bir mesele var örneğin. Yani çocuğun doğumundan yetişkinliğe kadar olan dönemde istihdamdaki ebeveynler açısından daha kapsamlı bir şekilde değerlendirilmesi gereken meseleler.

Türkiye’de 10-11 milyon kadın istihdamda. Bunun yüzde 30’u kayıt dışı çalışıyor. Bu kanun sadece kayıtlı çalışan kadınları içeriyor. Üç kadından biri aslında bunun dışında kalıyor. Ayrıca üç kadından birinden de daha fazlası çünkü bu sadece ücret veya maaş geliriyle kayıtlı çalışanları içeriyor. Kendi hesabına çalışanları içermiyor örneğin. Onun için de parçalılık söz konusu.

İpek İlkkaracan

“Rekabet piyasasında bu ayrımcılık yaratır”

Söylediğiniz parçalılık meselesi önemli bir nokta. Ayrıntılarına da gireceğiz. Öncesinde bu düzenlemeyi halihazırda istihdamda olan kadınlar açısından değerlendirmenizi isteyeceğim. Bu düzenlemenin kadınların iş gücü piyasasındaki sürekliliğini arttırabilecek bir yanı, katkısı olur mu?

Kadınların iş gücüne bağlılığını artırma potansiyeline sahip olduğunu düşünüyorum ben. Bu Türkiye verileriyle bulgulanmış bir şey değil ama deneyimsel kanıtlara dayanarak annelerin doğum sonrası işlerine geri dönüşünü kolaylaştırılabilir. Ve iş yerinden tamamen kopmalarını engelleyebilir. Erken çocukluk döneminde bakım ihtiyacının yoğunluğu dikkate alındığını bu tür düzenlemelerin kadın istihdamının sürekliliği açısından önemli bir işlevselliğinin olduğu söylenebilir. Ama bu olumlu etkinin yanında kadın istihdamı açısından önemli bir risk daha var o da işveren davranışları. Yani özellikle babalık izninin oldukça sınırlı olması çocuk bakımının esas yükünün kadınlarda kalmaya devam edeceği yönündeki beklentiyi güçlendiriyor. Bu durum da kadınların, işveren tarafının işe alım ve terfi süreçlerinde daha maliyetle çalışan olarak görülmesine ve dolayısıyla ayrımcılığın artmasına yol açabilir. Bu ayrımcılık o işveren cinsiyetçi olduğu için olmayabilir, tamamıyla kendi kârlılığını ve iş yerindeki verimliliği gözettiği için erkek adaydan yana tercihini kullanma olasılığını artırabilir. Yani çünkü rekabete dayalı bir piyasa ekonomisi söz konusu. O yüzden anne ve babalara eşit izin hakkının tanındığı bir ortamda işveren ayrımcılığı otomatikman ortadan kalkacaktır.

Toplumsal normları kırmak

Bu düzenleme ile ilgili feministler de sendikalar da açıklamalar yapıyor; kreş, kamu bakımı ve eşit ebeveynlik olmadan izni uzatmanın tek başına çözüm olmadığından bahsediyorlar. Siz de zaten koordineli ve eşitlikçi bir sistemin lazım olduğunu söylüyorsunuz. Bunun için atılması gereken ilk adımlar neler olmalı?

İlk adım babalık izninin kapsamının geliştirilerek annelik izniyle arasındaki farkın en başta şey birtakım uluslararası kriterler gözetilerek kapatılmasıdır. Avrupa Birliği direktifi içerisinde en az iki aylık bir ebeveyn izninin öngörülmesi çok önemli. Ayrıca bu konuda deneyimleri olan birtakım ülkelerde yapılan çalışmalara baktığımızda şunu görüyoruz. Erkeklere yönelik bakım izinlerinde toplumsal normları kırabilmek açısından o bakım izninin tam ücretli ve esnek olması gerekir. Esnek olmasından kasıt şu. Diyelim ki kadına da erkeğe de altı ay izin verildi. Erkeğin bu altı ayı bir blok olarak (erkek ya da kadının ikisine de açık ama erkekler açısından bunun özellikle etkili olduğunu gösteriyor çalışmalar) kullanmasındansa çocuk okul çağına gelene kadar örneğin haftada iki gün izin aldığı yani yarı zamanlı bakım izni kullandığı, yarı zamanlı da işyerinde çalıştığı bir formatta olmasının babaların bu izin kullanım oranlarını arttırdığı görülüyor. Aslında anne açısından da çok anlamlı bu. Çünkü bu şekilde istihdamda olan kişiyle işyerinin ilişkisi uzun bir dönem boyunca kesilmiyor. Bir yandan da anne ve baba çocuğun bakımını kısmı zamanlı olarak paylaşmış oluyorlar. Bu hem kadın ve erkek çalışan hem de çocuk açısından çok insani ve sürülebilir bir model. Hollanda bunu ilk deneyenlerden biri ve orada babalık izninin kullanım oranlarını ciddi şekilde arttırıyor. Mesela İsveç’te 1960-70’lerde babalık izni ilk geçtiğinde ücretsiz ya da bir kısmı çok az ücretli. Babaların bu izni kullanmadığı görülüyor. Ne zamanki ücretli yapılıyor, o zaman kullanım oranları çok ciddi şekilde artıyor. Hatta Hollanda’daki modelde çocuk belirli bir yaşa sanırım bir yaşına geldikten sonra üçüncü bir ayak da giriyor. O da çocukların, bebeklerin gittiği oyun grupları. Yani dışarıda, merkez bazlı bakım ve sosyalleşme.

“Bakım yapay zekanın yok edemeyeceği bir alan”

Siz üç ayaklı bir bakım modelinden bahsediyorsunuz… Burada daha kreşler için bile önemli mücadeleler verilmek zorunda kalınıyor. Son olarak eklemek istediğiniz bir konu var mı?

Bütün bunlar hemen bir maliyetmiş gibi görülüyor. Ama bizim son 10-15 yıldır bakım ekonomisi alanında yaptığımız çalışmalar şunu gösteriyor: Bu bir maliyetten ziyade aslında yatırım. Hem de birkaç şekilde yatırım. İstihdamda olan anne ve babanın iş gücü verimliliğini korumaya yönelik bir yatırım. İkincisi bebeklere, çocukların gelişimine olan yatırım, ki onlar geleceğin iş gücü… Aynı zamanda bebekler çocukları arası eşitsizlikleri bertaraf edici bir yatırım. Son olarak da istihdamı güçlendirici bir yanı var.

Tüm bunlar yapay zeka ya da dijitalleşmenin kolay kolay ortadan kaldıramadığı işler. İşin içeriği, organik mantığı nedeniyle bakım işi insanlar arasında birebir ilişkilenmeyi gerektiren bir hizmet üretimini içeriyor. Herkes yapay zeka ve dijitalleşme döneminde birçok iş ortadan kalkarken yeni işler nereden gelecek, diye merak ediyor. Biz de diyoruz ki bakım hizmetleri sektörlerine yatırımlar (yeşil işlerle birlikte mor işler diyorum ben) ve dijital işler geleceğin işleri. Bu geleceğin işlerini üç ayakla düşünmek gerekiyor ve bakım işleri de bu kadar emek yoğun ve otomasyona dirençli olduğu için aslında her kamu yatırımının daha çok istihdam yaratma potansiyeli olan sektörler. Bunu zaten verilerle de gösterdik. Örneğin erken çocukluk dönemi bakım ve okul öncesi eğitim hizmetlerine yapılacak kamu yatırımlarıyla inşaat sektörüne, fiziksel altyapıya yapılacak yatırımları karşılaştırdık. Aynı miktardaki kamu harcamasının, erken çocukluk dönemi bakım ve okul öncesi eğitim hizmetlerinde yarattığı istihdamı, fiziksel altyapı inşaat sektörüne yarattığı istihdamın 2,5 katı buluyoruz Türkiye’de. Aynı parayı harcıyorsunuz kamu bütçesinden, ama 2,5 katı daha fazla istihdam yaratıyorsunuz. Daha fazla istihdam ne demek? İşsizliğin düşmesi, iş gücüne katılım oranının artması, emek gelirlerinin artması, emek gelirlerinin artması daha fazla harcama, daha fazla harcama ekonominin canlanması…

Son olarak şunu söylemek istiyorum. 24 haftaya uzatılması meselesi için kadın istihdamında olumsuz sonuçlara neden olur, denebiliyor. Eşitlikçi bir yerden bakanlar da bunun olumsuz taraflarını dile getiriyor. Destekleyenler diyorlar ki anne ve çocuk için daha iyi. Ancak düşünsenize istihdamda olan bir kadın olsanız, hamile ya da çocuk doğurmaya hazırlanan bir kadın olsanız… Tabii ki 16 haftadansa 24 haftayı tercih etmeyen bir genç kadın çalışan olabilir mi? Durum böyleyken kalkıp buna “çok kötü, yapılmamalı” demek anlamsız. Ama eksiklikler var eksik taraflarının da bir an önce tamamlanması gerekiyor.

Fotoğraf: Birleşik Metal İş Sendikası

Yazarın Diğer Yazıları

İlginizi Çekebilir

Son Yazılar