Suzi Ermenistan vatandaşı ve Türkiye’de yaşıyor. Eczacılık okumuş, kendi eczanesinin patronu olmuş ve bir gün büyük bir borçla iflas etmiş. Eşinin ölümünden sonra, gözünü karartıp Türkiye’ye gelmiş. O günden beri, 18 yıldır Türkiye’de yaşıyor. Küçük ev işlerinde ya da gündelikçi aşçı olarak çalışıyor.

Suzi Ermenistan vatandaşı… 18 yıldır Türkiye’de gurbetçi. Türkçesi akıcı ve güzel. Deyimleri yerli yerinde kullanıyor, kelime dağarcığı pek çok insana göre geniş… “Bu memleketi çok seviyorum” diyor ve ekliyor: “Arkadaşlarım bana burası bataklık gibidir, çıkmaya çalışırsın ama çıkamazsın demişti. Şimdi ne demek istediklerini çok iyi anladım.” Bahsettiği ikilem, bizim yaşadıklarınızdan farklı değil. Bir yanda insanı canından bezdirebilen yaşam koşulları, diğer yanda bizi sarmalayan coğrafyaya duyduğumuz bağlılık ve sevgi; yıllar içinde kurulmuş dostluklar, bağlar da cabası… O artık herkes kadar İstanbullu, Türkiyeli.
Suzi ile karşılaşsanız, hafif bir lehçesi olan sıradan bir TC vatandaşı sanırsınız. Oysa onun vatandaşlık bir yana, çoğu zaman çalışma izni bile yok ve Türkiye’de hayatta kalmak için zaman zaman temizlik işleri, zaman zaman gündelikçi aşçılık yaparak direniyor. İki çocuğunu Ermenistan’da iki çocuğunu ise Türkiye’de doğurmuş. Çoğunlukla sigortasız, güvencesiz bir hayatı var. Oturma izni almak için sınırdan kaç kere girip çıktığının sayısını unutmuş. “Ne Ermenistanlı’yım, ne Türkiyeli” diyor. Tıpkı ülkemizde “Alamancı” denilerek küçümsenen gurbetçi işçiler gibi, Suzi de Ermenistan’da kendisine ‘Türkiyeli’ denilerek burun kıvrıldığını, Türkiye’de ise Ermenistanlı olmaktan kurtulamadığını anlatıyor. Her iki ülkede de zaman zaman karşısına çıkan önyargılı yaklaşımlara meydan okuyor ve “Her yerde insanın iyisi de kötüsü de var” diyor.
Ermenistan’da işler kötüye gidince…
Suzi, Ermenistan’da beş çocuklu bir ailede, Sovyetler Birliği günlerinde doğmuş ve Ermenistan’daki hayatın dününü-bugününü biliyor: “Hayat o zaman çok güzeldi. Herkes eşitti. Aşırı zenginlik ya da aşırı fakirlik yoktu. Sovyetler yıkıldıktan sonra her şey değişti. İş yerleri, fabrikalar kapandı. Anne ve babalarımız bir parça ekmek için çabalamaya başladı. Babam çalışmak için Rusya’ya gitti. Biz beş kardeş okuyorduk. Annem bize bakıyordu, babam gurbetten para yolluyordu” diye anlatıyor yetiştiği ortamı.
Bir ablası tıp okuyup doktor olmuş, bir diğeri muhasebeci, Suzi ise eczacılık okumaya karar vermiş. Başarıyla mezun olduktan sonra bir eczane açmışlar Suzi’ye… O arada evlenmiş; üst üste iki çocuğu doğmuş. Çok mutlu bir evliliği, iyi işleyen bir işi varmış. “Nasıl oldu da Türkiye’ye geldin?” diye soruyorum: “Ekonomik kriz vardı ve hayat zorlaşmaya başladı. Vergileri yükselttiler ve ödeyemeyeceğimiz bir hale geldi. Eczane borç üretmeye başladı ve kapatmak zorunda kaldık. Borçlar yığılmıştı ve ödeyeme gücümüz yoktu. Bu sıkıntılarla boğuşurken, eşim kalp krizi geçirdi ve öldü. Benim için yıkımdı. Bir şeyler yapmam lazımdı” diye anlatıyor yaşadığı süreci.
Bir yandan borçların baskısı, diğer yandan kaybettiği eşinin acısı, ne yapacağını düşünürken, Türkiye’de yaşayan fakülte arkadaşının, “Gel sana iş buluruz” demesiyle karar vermiş hayatını değiştiren bu yolculuğa.
“Az çok İngilizcem vardı. Ermenice ana dilimdi; Rusça öğrenmiştim. Tek kelime Türkçe bilmiyordum.”
2009 yılında, arkadaşının aldığı biletle çıktığı yolculuğun sonunda iş arayışları başlamış. Mezun olduğu alanda çalışmasına imkan olmadığından, ev ve bakım işlerine gitmeye karar vermiş. İlk işi diyaliz hastası bir İtalyan’ı diyalize getirip götürme işi olmuş. Bir ay kadar çalışınca, aldığı paranın çok az olduğunu ve hiçbir şeye yetmeyeceğini fark etmiş.
Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesinin yönetim kurulunda görev yapan Vartan Bey ikinci işini bulmasına önayak olmuş: Felç geçiren eşinin bir yardımcıya ihtiyacı varmış ve ona bizimle çalışır mısın diye sormuş. “140 kiloluk bir hanımdı. Beyefendi 800 dolar maaş veriyordu ama o zamanlar çok zayıftım ve 140 kiloluk bir hanımefendiyi kaldırmaya gücüm yetmiyordu. İki üç ay çalıştım. İşten kaçmıyordum ama fiziki olarak çok zorlanıyordum. Ani Hanım bana her sabah gazete okutuyordu. İngilizce ve latince harfleri bildiğim için okuyabiliyordum. Yanlış söylediğimde beni düzeltiyordu. Okuduklarımı Ermenice’ye çeviriyordu. Böyle böyle az çok Türkçeye anlamaya ve konuşmaya başladım” diye anlatıyor iş deneyimlerini. Bu işi de daha fazla sürdüremeyeceğini anlayınca, 800 doların cazibesine rağmen işi bırakmak zorunda kalmış.

İkinci evlilik Türkiye’de…
Bir süre sonra girdiği dost ortamlarında şimdiki eşi ile tanışmış. “Benimle evlenir misin diye sordu. Ben de önce çocuklarımı kabul etmen gerekir dedim. Üvey baba elinde büyüdüğünü ve yaşanacak süreçleri bildiğini söyledi. Gerçekten de söylediği gibi oldu. Ben işten ayrıldım. O inşaat işlerinde çalışarak evi geçindiriyordu. O zaman aldığımız para geçimimize yetiyordu.” diye anlatıyor ikinci evliliğini. 25 yaşında dul kalan Suzi, 27 yaşında bir kere daha evlenmiş.
Eşi Suzi’ye tam anlamıyla can yoldaşı olmuş. Borçları birlikte çalışıp ödemişler. Şimdi 17 yaşında bir oğulları ve korona günlerinde doğan minik bir kızları da var.
Birinin omzuna başını dayama ihtiyacı
“Bu ülkeyi çok seviyorum. Buradaki insanları da çok seviyorum. Buranın insanı kendisine yapılan iyiliği unutmuyor. Gerçek arkadaşın olduğunda yanında olurlar. Ablalarım var benden çok uzaktalar. Hiçbirisi yanımda yok” diye anlatıyor Türkiye’deki ilişkilerini… “Buradaki arkadaşlarım ihtiyaç olduğunda el uzatmaktan çekinmiyorlar. Herkesin birbirine ihtiyacı var. Birinin omzuna başını dayamaya ihtiyacı oluyor insanın. Derdini anlatmak, paylaşmak bir ihtiyaç” diye ekliyor.
Oğlu ve kızına TC vatandaşlığı alamadığını anlatıyor. Türkiye yasalarına göre, çocuklar 18 yaşlarına gelince vatandaşlık için dava açabilecekler. Bu nedenle şimdi onlar da Ermenistan vatandaşı olmuşlar. Bu durum onların eğitimini de etkiliyor. Çocukların Ermeni okulundan diploma alamadıklarını anlatıyor. Ermenistan bir süre önce uzaktan paralı eğitime izin verdiğinden, bu eğitimden yararlanıyorlar. Okul bitince Ermenistan’a gidilip, diploma sınavına girilmesi gerekiyor. Ardından da Türkiye’de eğitimi sürdürmek için denklik sınavına girmeliler.
Çalışma izni almak zorlaşıyor
“Gelirken korkular yaşadın mı? Ne düşündün, neyle karşılaştın?” diye soruyorum. “O kadar zor durumdaydım ki, aklıma bir şey gelmemişti. Zaten dinle ilgili kafamda bir dogma yoktu. İnsanın illa Hristiyan olması gerekmiyor. Sonuçta ben de kiliseye gittiğimde Allahtan yardım istiyorum. Savaşlar olmasın, sevdiklerim sağlıklı yaşasın diye dua ediyorum. Bir Müslüman da aynısını yapıyor camide. O da savaş istemiyor ki, hepimiz duvamızın içinde Allah diyoruz. Ben cami önünden geçerken de, Allahım bize yardım et diyorum” diyorum. “Sana hiç ayrımcılık yapıldı mı?” diye soruyorum: “Çok” diyor “Ermeni cemaatinde bile yaptılar. Türkiyeli Ermeniler bile ayrımcılık yaptılar. Mesela okulda kadınlar kolu oluyor. Çalıştığım için vaktim olmuyor. Diyorum ki, çalışsam da ihtiyaç olduğunda beni de arayın. Hiçbir zaman hiçbir aile birliğinden çağrılmıyorum.
Ermeni olduğumuz için devlet dairelerinde, nüfus dairesinde doğum belgesi alırken işlemler uzun. Azeri de, Kırgız da aynısını yaşıyor ama. Ermeni diye değil, yabancı diye bazı formaliteler var. Orada çalışanlar bile görüp neden bu işi bu kadar zorlaştırıyorlar diye konuşuyorlar.
Tutucu kesimlerle sorun oluyor. Onlar bizi değil ikinci sınıf, beşinci altıncı sınıf insan gibi görüyorlar. Yaptığımız yemeği yemiyorlar. Şeytan gibi bakıyorlar. Hı Ermeni misin? Hristiyan mısın? derken büyük bir günah işlemişim gibi bakıyorlar.”
Suzi, ev sahibini anlata anlata bitiremiyor. Çok yakın, çok sıcak bir ilişkileri var. “Ev sahibimle abla kardeş gibiyiz. Bazen orada olduğumda ablası geliyor. O benimle aynı odada oturmuyor. Getirdiğim çayı içmiyor. Ev sahibim asla böyle şeyler yapmaz. İki gün görmese, neredesin diye arar. Çok candandır” diyor.
2023’ten beri çalışma izni almanın zorlaştığını anlatıyor. “Eskiden oturma izni almak daha kolaydı. Hatta sigorta ödediğin zaman iki senelik alıyordun. 23’ten beri zorlaştırdılar. Ödemeni yapsan bile red alabiliyorsun. Verdiğin vergi, ödediğin sigorta boşa gidiyor. Herkes aynı problemi yaşıyor. Özbek de Azeri de aynı problemi yaşıyor. Çalışma izniyle çalışın diyorlar ama öyle zorlaştı ki, işverenler çalıştırmak istemiyor.”

Korona günlerinde yaşanan zorluklar
“Sen okul bitirmiş, güngörmüş biri olarak temizlik işçisi ya da aşçı olarak işe gidiyorsun. Çalışmaya gittiğin insanlar senin vasıflarını, eğitimini öğrendiğinde tuhaf bir durum oluyor mu?” diye soruyorum: “Çok oluyor. Bazı davranışlar illa ki insanın canını sıkıyor. Giderim, hiç sesimi çıkartmadan çalışırım ama bir daha oraya gitmem. İnsana iş değil, tavır ağır geliyor. İş görüşmesine gittiğimde, beni bir insan olarak davranırsanız, elimden gelenin fazlasını da yaparım. Ama bana saygısız davranırsanız benim işim olmaz derim. Öyle çok iş bıraktım” diye anlatıyor.
Peki ya zenginler? Onlar nasıllar çalışanlarına diyorum… “Çok çok zenginler sen ne kadar iyi olursan ol sana yüksekten bakarlar. Konuştuğum zaman bazılarının sıfır olduğunu görüyorum kalite olarak. Ama parası olduğu için emirle konuşurlar” diyor. Ermeni ailede ya da Türk ailede çalışmanın hiçbir fark yaratmadığını, Ermeni bir aileden de benzer tavrın gelebileceğini söylüyor. Öyle ki, korona öncesi, onu yalvar yakar işe çağıran Ermeni patronunun, korona tedbirlerinin konulacağını öğrenince, “biz yatılı birini istiyoruz” deyip, ihbar tazminatı bile vermeden işine nasıl son verdiğini anlatıyor. Korona günlerinde ciddi zorluklar çekmişler. Telefonda işine son veren son işvereninin korona günlerinde arayıp ne yapıyorsunuz diye bile sormadığını anlatıyor. Ortada kalıvermek, kimsesiz hissetmek çok ağır gelmiş o günlerde. “Gurbetteyiz, bir koli yardım yollayabilirlerdi, yollamadılar. Korona döneminde, kilise ve bizim okulumuz bir de yardım amaçlı bir sosyal grubumuz var onun yolladığı kolilerle yaşadık. Bir vakfımız çocuklara bilgisayar sağladı. Ev sahibimiz Allah razı olsun üç aylık kiramızı almadı” diye anlatıyor.
Suzi, vatandaş olduğu için bütün haklarını alabildiğini düşündüğü kadrolu çalışan işçilere imreniyor. Hastalandığında turist olarak hastaneye gitmek, parayla tedavi olmak, tazminatsız işten kovulmak, çalışan olarak hiçbir hakka sahip olmamak onu üzüyor. Emekli olamayacak, maaş artışları patronun insafına kalacak… Pek farklı değiliz diyemiyorum. Mesele çıkar çatışması olunca, aslanlarla çevrili ortalık.
“Kendini emekli edince ne yapacaksın Suzi” diyorum; “Sonunda memlekete giderim abla” diyor. “Sonuçta biz burada yabancıyız ama biz memlekette de yabancıyız artık. Vatanımız var ama memleketimiz yok. Burada siz yabancısınız diyorlar, orada da bunlar Türkiye’den geldi diyorlar. Her yerde dışarıdan geleniz.
İki sene evden çalıştım
Suzi haftada iki gün iki evde yemek pişiriyor. Her gittiğinde 13-15 çeşit yemek yapıp, bırakıyor. “Türk yemekleriyle Ermeni yemekleri benziyor mu?” diye soruyorum. “Benziyor” diyor ve eczacılıktan aşçılığa geçişini şöyle anlatıyor. “Annem kızsa da 7-8 yaşımdan beri yemek yaparım. Yiyenler yemeklerimi beğenirler. 2019-2020’de Arnavutköy – Bebek arasında bir restoranda çalıştım. Bir arkadaşımın tavsiyesiyle, mekana temizlikçi olarak başladım. Sonra mekanın sahibi hanım siz sarma yapmayı biliyor musunuz diye sordu. Bir ev hanımı nasıl bilmez sarma yapmasını…Ertesi gün sarma yaptım, profiterol yaptım. Cebimde yövmiyem ile eve döndüm. Sonra telefon etti gel başla diye. Böylece çalışmaya başladım. Hamile kalınca ayrılmak zorunda kaldım. Doğumdan sonra 6-7 ay sonra aradı. Müşteriler seni arıyorlar diye. Zor bir hamilelik geçirmiştim. Koronaya yakalandım. Yoğun bakımda yattım. Sen evden yap yolla dedi. İki sene de evden çalıştım.”
Sadece mutfağın değil, kültürel özelliklerimizin de benzediğini düşünüyor Suzi… Sıcak kanlılığımız, komşu severliğimiz Suzi’ye tanıdık gelen unsurlar. Akraba evliliği şaşırtıyor Suzi’yi… “Bizde akraba evliliği yoktur. Şaşırıyorum. Bir de çoğu köyden gelen aileler çok çocuk yapıp sahip çıkmıyorlar. Bizde bu olmaz. Kadınlar kendi derdinde, dedikodu yapıp, çay içmekteyken, çocuklar parkta yalnız başlarına oynuyorlar. Burada kız çocuklarını erkenden evlendiriyorlar. Erkek çocuklar düşe kalka yerini bulur ama kızlar mutlaka okumalı. Kimsenin eline muhtaç olmasın kendi parası olsun. Bizim ülkemizde pek çok konuda erkek kadın eşittir. Kadınsın, evde otur çocuk bak demez kimse. Burada diyorlar” diyor.
Suzi şeker hastası. Son yıllarda aşırı kilo aldığı için bazı işleri yapmakta zorlanıyor. İki evi var çalıştığı ve belki iki eve daha gitmek istiyor. “Yemek yapmak, ütü, günlük işler yapabilirim ama büyük temizlik yapamıyorum” diyor.
Hayalleri mahalle kurmak
Peki en sonunda ne yapacaksın diyorum Suzi’ye… Sesi heyecanlanıyor ve anlatıyor: “Buradaki emekli arkadaşlarımızla bir mahalle kurmayı hayal ediyoruz Ermenistan’da. Türkiye’de yaşamış yaşlı Ermeniler topluluğu olarak. Sonra bastonlarımız elimizde sokakta oturacağız…Burada yaşadığımız günleri hatırlayıp anacağız. Yeni haber aldım. Bir arkadaşımız kalp krizi geçirmiş. Karısıyla konuştuk. 85 yaşına kadar öbür dünyaya gitmeyi düşünme demiş karısı. Bizim hayalimiz var, mahalle kuracağız. Sonuçta bir gün geri gideceğiz. Ne kadar sevsek, ne kadar saygı görsek de geri döneceğiz. Toprak çekiyor insanı.”










