Antropolog Ayşe Taşkıran’ın insanı isteklerinin peşinde koşmaya yüreklendiren bir hayatı var. Rastgele girdiği bir üniversiteden mezun olunca, önce bankacı olmuş; yaptığı işten mutlu olmadığına karar verince, yeniden üniversite sınavına girip bu defa arkeolojiden mezun olmuş. Bu yeni yolu onu arkeoloji kazılarına, kazılardan Amerika’da antropoloji okumaya sonunda da üniversitede öğretim üyesi olmaya taşımış. Şimdi Çanakkale’nin bir köyünde yaşıyor ve kendine yeten bir hayat sürdürüyor. Kurucusu olduğu, her tür ayrımcılığa karşı olan Tilkitepesi Doğal ve Kültürel Çeşitliliği Koruma Derneği ile dünyaya karşı tavrını ortaya koyuyor.
Köyde yaşamanın tatlı taraflarından biri, 10-15 kilometre yol gidince vardığınız kasabada, birkaç dostunuzla birlikte, fırından yeni çıkmış bir simit yemek ya da çay içmektir. Kasabanızdaki araçların çokluğuna bakıp köyü hızla özlersiniz… Döndüğünüzde kendinizi o kadar “dolu” hissedersiniz ki, birkaç gün canınız kimseyi görmek istemez.
Antropolog olduğunu sonradan öğrendiğim Ayşe Taşkıran’ı da köy dışı sosyalleşmelerimden birinde tanıdım ve ‘İşte bu kadınla arkadaş olunur’ dedim kendime. Çünkü insanın çevresinde görmek isteyeceği birilerinin bulunması çok değerli. Değer yargıları gelişmiş biriyle fikir alışverişi yapmak, ortak ilgi alanlarından bahsetmek, çölde vaha bulmakla eşdeğer.
Sizi biraz tanıyabilir miyiz? Bir insan, bir kadın olarak, başladığınız yere ve geldiğiniz noktaya bakarak, hayatınızın nasıl evrildiğini, değiştiğini anlatır mısınız?
İstanbul’da, kırsal kökleri olan, geleneksel değerlere sahip ve kız çocuklarının eğitimini çok önemseyen bir aileye doğdum. Çok baskı altında büyümüş, okula gönderilmemiş ve hayatını kendini eğitip geliştirmeye adamış bir annenin kızı olmak bana mücadeleyi ve vazgeçmemeyi öğretti. Babamın klasik “ceketimi satarım yine okuturum” söylemleri bana küçük yaşta eğitimin önemini öğretti. Çok hevesli gitmediğim orta ve lise eğitimimin hep çabucak bitmesini ve hayatımın
bir an önce başlamasını hayal ettim. İlkokulu dört yılda bitirmem nedeniyle 16 yaşımda, henüz kendini tanımayan bir birey olarak liseden mezun oldum ve çok da düşünmeden kendimi bir üniversitede buldum. Sonra çalışma hayatım başladı. Ama bir şeyler eksikti yaşamımda.
Neler eksikti?
Önce bir bankada memur, sonra küçük bir firmada muhasebeci olarak çalıştım ama hayatımı sevmediğim işler yaparak geçirmek istemiyordum. Yirmili yaşlarımın mutsuzluğunda bir gün “hobim neyse mesleğim de o olmalı” kararını verip tekrar üniversite sınavlarına girdim ve tek yazdığım bölüm olan arkeoloji eğitimim böylece başladı. Çocukluğum boyunca ailece yaptığımız kamp tatillerinde gezdiğimiz ören yerleri ile başlayan arkeoloji tutkum ve Cevat Şakir’in nefes almadan okuduğum kitapları hayat çizgimi netleştirmeme yardımcı olmuştu. Yaşamımı bir arkeolog olarak nasıl kazanacağımı hiç düşünmeden büyük bir tutkuyla okudum ve 1988 yılında mezun oldum. Öğrenciliğim boyunca katıldığım Çayönü kazılarındaki hocalarım ve tanıştığım dünyaca ünlü arkeologlar da beni ABD’ye doktora yapmaya götürecek tesadüfler zincirinin halkalarını oluşturdu. Arkeolog olarak gittiğim ABD’de antropolog oldum.

Gönlünde yatanı bulmak
Anlattıklarınıza bakınca, zevkle öğrenciliği seçtiğinizi ve yeniden başlayarak buna devam ettiğinizi görüyorum. Üniversitede öğretim üyesi olmak öğrenme arzunuzu nasıl etkiledi?
Hocalık serüvenimi, daha doktora öğrencisi iken, beni ısrarla ders vermeye ikna eden bir dostuma borçluyum. Akademik kariyer yapmak hiç ilgimi çekmemesine rağmen o verdiğim ilk dersten sonra hayatımda yeni bir kapı açıldı. Ders vermenin tadını bir kez alınca başka bir ihtimal düşünemedim. Bu yüzden, yolunu bulmaya çalışan öğrencilerime iki tavsiyem oldu hep; “Gönlünde yatan ne ise onu bul, tutkuyla yaptığın her işte başarılı olursun” ve “Önüne çıkan fırsatlara bir şans ver, belki seversin.”
Öğüdünüz çok anlamlı. Bugün bu öğüdü verirken, geçmişte bıraktığınız “keşke”ler var mı? Keşke şunu da yapsaydım dediğiniz bir şeyler…
Hayır, hiç “keşke”lerim yok. Tabii ki çok farklı yollar seçebilir ve şimdi çok farklı bir şeyler yaşıyor olabilirdim. Bunun ne olduğunu hiç bir zaman bilemeyiz. Ama ben hep çok şanslı olduğuma inanırım. Okula gitme şansı olmamış bir ailenin kızı olarak eğitimin son kademesine kadar okuma şansım oldu. Sonra çok sevdiğim bir mesleği yapma şansım oldu. Tabii bunlar kolay olmadı. ABD’de bir “yabancı öğrenci” olarak okumak ekonomik ve sosyal olarak çok zordu. Öğretim görevlisi olarak kadrolu bir iş bulmak daha da zordu. Yıllarca hiç bir güvencesi ve garantisi olmayan “sözleşmeli/yarı zamanlı” hoca olarak çalıştım. Ama sabırla bekledim ve sonunda çok sevdiğim mesleğime emeğimin karşılığını alarak devam etme şansını kazandım. Ama bu süreçlerin zorluğuna değdi. Hiç bir anında bir “keşke” yok.
Antropoloji neden önemli? Hayata bu pencereden bakmak ne sağlıyor insana?
Antropoloji önemli çünkü insana hem kendisini hem de kendisinden farklı tüm insanları tanımasında ve anlamasında yol gösteriyor. Tabii yalnızca insanlara değil, tüm yaşamlara ve doğaya bakışında kilit taşlarını yerine oturtuyor. Hayata antropoloji penceresinden bakınca insan hayatın çeşitliliğini ve bu çeşitliliğin yaşam için gerekli ve aynı zamanda çok güzel olduğunu öğreniyor. Antropoloji, insan yaşamının sınırsız ihtimallerini görmemizi ve bu çeşitliliği anlamak yoluyla, yargılamamamızı sağlıyor. Kısaca bizden farklı olanın da en az bizim kadar kendisi olmaya hakkı olduğunu kavrayıp aynı değerleri paylaşmasak da, onu olduğu gibi kabul etmemiz gerektiğini öğretiyor bize. Kendi bakış açımızın bizi yanıltmaması gerektiğini söylüyor.
İşçi ve işveren doğaları gereği uzlaşamaz
İşçi ve işveren en az, neredeyse iki yüzyıldır uzlaşamamış. Sınıf temelindeki uzlaşamama hallerine antropolojik açıdan bakmak mümkün mü?
Antropoloji, toplumları sosyal olarak eşitlikçi ve tabakalanmış diye tanımlar. Bu ayrım, bireylerin içinde bulundukları toplumun elindeki kaynaklara erişim derecelerine göre yapılır. Yaklaşık 10 bin yıl önce tarım başlayana kadar tüm insanlar eşitlikçi toplumlarda yaşadı. Bir başka deyişle, toplum içinde yaşayan her bireyin kaynaklara erişimi eşitti. Tarıma geçildikten sonra ortaya çıkan artı-ürün, sonraki bir kaç bin yıl içinde tarımı uygulayan toplumların kültürlerinde her alanda değişikliklere yol açtı. Kaynakların eşit dağılımı, yerini farklı derecelerde dağılımlarına bıraktı ve günümüz ekonomik sistemi olan kapitalizmin ve tabakalanmaya dayalı sosyal sistemlerin temelleri de atılmış oldu. Doğası gereği işçi ve işveren bir yelpazenin iki zıt ucunda yer alır ve menfaatleri çeliştiğinden, bir uzlaşma mümkün değildir.
Antropoloji sohbetlerinizde ayrımcılık konusunun özel bir yeri olduğunu görüyoruz. Ayrımcılık neden bu kadar önemli?
Evet, ayrımcılık konusunun benim için özel bir yeri var. Bu, zaman içinde kendiliğinden gelişti ama sanırım kendi yaşam tecrübelerimin büyük payı var burada. Öncelikle, İstanbul’un pek revaçta olmayan semtlerinden birinde bir memur kızı olarak doğmak bana ekonomik ve sınıfsal ayrımcılığı tattırdı. Türkiye’de geleneksel değerlerle büyütülen bir kadın olarak özgürce yaşama mücadelesi vermek, bana cinsiyet ayrımcılığını tattırdı. Ama en büyük ayrımcılığı ABD’de yaşadım ve bunun farkına varmam da yıllar aldı. İnsan bazen farkında bile olmadan yaşadığı zorlukları normalleştirir ve üzerlerini örter. Çünkü farkındalık beraberinde acıyı getirir. Bunun üstesinden gelmek, yaşadığımız ayrımcılıkların açıkça konuşulmasından geçer. Kendimizi ve birbirimizi daha iyi anlarsak, bilmemenin getirdiği korkuları ve yargıları yenebiliriz. Bu da yanlış anlaşılmaların, korkunun ve nefretin sonu olur. Biliyorum, bu kadar basit değil çözüm ama bu bir başlangıç olur. Benim çabam bu iletişimi başlatmak ve çözümün bir parçası olmak.

Ayrıştırma ayrımcılıkla sonuçlanıyor
Dünyaya baktığımızda en çok kadın ve erkek olarak ayrıştırıldığımızı görüyorum. Zengin-fakir, işçi–işveren, siyah-beyaz… Ana başlıklardan aşağıya doğru indikçe detaylarda da çok sert ayrışmalar görülüyor. İnsan bu kadar ayrıştırmaya neden meraklı?
Ayrıştırmanın en azı ya da en çoğu olduğunu sanmıyorum. Her konuda ayrıştırılıyoruz ve eğer bu ayrımcılıkla sonuçlanıyorsa hepsi bir diğeri kadar önemli. Aslında insan ayrıştırmaya meraklı değil. Bizi birbirimizden farklı kılan özelliklerimizi bilimsel olarak anlamak için incelememiz gerekebilir. Örneğin, neden deri rengi bazı coğrafyalarda daha koyu ya da açık oluyor. Bunun doğal seçimle ilgili olduğunu biliyoruz. Ama insanları deri renklerine göre gruplara ayırıp yargılamaya başladığımızda, bu bizi ayrımcılığa götürüyor. Bu da aslında kültürel bir bilgi aktarımı. Çocuklar ayrımcı doğmaz, büyürken ailelerinden ve çevrelerinden öğrenirler. Kısaca bu insanın doğasında olan bir şey değil, öğrenilen bir davranıştır.
Kadın ve erkek ayrımcılığının temelleri neye dayanıyor? Bundan kurtulmak mümkün olur mu bir gün? Ya da şöyle soralım: ayrımcılık nasıl son bulur? Dildeki, günlük hayattaki sembollerinden, göstergelerinden kurtulmak mümkün mü?
Erkek-egemen toplumlardaki cinsiyet ayrımcılığının temellerini, toplumların yaşam biçimleri (avcı-toplayıcılık, tarım gibi), ekonomik sistemleri, dinleri ve bunlara bağlı olarak değişen sosyal yapıları oluşturur. Erkek-egemen sosyal yapıdan eşitlikçi bir yapıya evrilmek tabii ki mümkün. Bu, kültürün birçok alanında değişimi gerektirir. Öncelikle, böyle bir eşitsizliğin olduğunun kabul edilmesi şart. Unutmamak gerekir ki ekonomik ve sosyal üstünlüğü sahiplenen erkekleri de kadınlar yetiştiriyor. Erkek çocuklarımızda teşvik ettiğimiz davranışları kız çocuklarımızda baskılıyorsak, değişime buradan başlayabiliriz. Bu da eğitim ve farkındalıkla mümkün. Aynı zamanda, kullanılan dil düşüncelerimizi yönlendirir. Değiştirmek istediğimiz bir konuda kullandığımız kelimeleri değiştirmemiz gerek. Örneğin “kız gibi ağlamak”, “erkek sözü” gibi söylemler, çocuklara toplumsal cinsiyet rollerini ve hangisinin daha değerli kabul edildiğini öğretir. Bu konudaki değişimlere cinsiyetçi şakalara gülmeyerek başlayabiliriz belki. Ya da kız çocuklarımıza özgür olabilmelerinin değerini, erkek çocuklarımıza da buna saygılı olmayı öğretebiliriz. Yol uzun ama her şey mümkün ve bizim elimizde.
Sessizlik insanın en büyük ihtiyacı
Köyde yaşamaya nasıl karar verdiniz? Adapte olmanız kolay oldu mu? Pek çok tanıdığım sizin yarınız kadar iş yapsa, arkasına bakmadan kaçardı…
Çocukluğumdan beri doğanın içinde sessiz bir yaşam hayal ettim. Johanna Spyri’nin Heidi kitaplarının da bu hayallerde etkisi olduğunu söylemeliyim. Heidi’nin dağlarda dedesiyle birlikte yaşadığı kulübede yıldızları seyrettiği küçük penceresini hiç unutmadım. Kırsalda yaşama isteğime daha sonra insan yaşamı ve doğa ile ilgili tüm öğrendiklerim de eklenince, bu hayalim daha ayakları yere basan bir amaca dönüştü. Olabildiğince doğayı yıpratmadan kendine yetecek bir yaşam hayal ettim. Aldığım permakültür derslerinde bu hayalin nasıl mümkün olabileceğini öğrendim. Emekli olup Türkiye’ye döndüm ve çok küçük, kalabalıktan uzak, sokaklarından hayvan sürüleri geçen, gübre kokulu, bakkalı bile olmayan ve köy hayatını sürdüren insanların yaşadığı bir köye yerleştim. Benim için adapte olmak diye bir sorun yoktu çünkü zaten aradığım buydu. Evime gelmiş gibi hissettim kendimi. Köylüler dahil, herkes bana sürekli “Canın sıkılmıyor mu burada” diye soruyor. Hayat çok kısa ve yapacak çok şey var. Can sıkıntısı diye bir duygu hiç yaşamadım ben hayatım boyunca. İyi vakit geçirmek için kalabalık içinde olmak gerekmiyor. Sessizlik bence insanın en büyük ihtiyacı ama içinde yaşadığımız teknoloji dünyasında o kadar çok dış uyaran var ki, onlarsız hayat can sıkıntısı gibi algılanıyor. Halbuki bana günler yetmiyor.
Kendi dünyanızı korumak istediğinizi, bu sınırlar içinde mutlu, emekçi, mütevazı bir yapınız olduğunu hissediyorum. Size ait bu dünyanın içinde yazı, resim, bahçe çapalamak, hayvanlarla ilgilenmek gibi sıkı bir çalışma düzeniniz olduğunu gözlemliyorum. Neler yapıyorsunuz? Bu kadar işle nasıl başediyorsunuz?
Emekli olmanın bence en güzel yanı çalışma düzeni olmadan yaşayabilme lüksü. İnsanın sabah kalktığında zorunluluktan değil ama zevk aldığı için bir şeyler yapabilmesi çok güzel. Ama sorumluluklarım da var tabii. Bahçede yetiştirebildiğim sebzeler var, pazardan pek bir şey girmez eve. O yüzden ekim dikim mevsimleri benim için en yoğun zamanlar. Her şeyle baş etmek mümkün değil. Her zaman budanması gereken ağaçlar, kesilmesi gereken otlar var tabii ve bunun gibi bir sürü iş yapılmayı bekliyor. Sonra hasat işleri, zeytin kurma, turşu yapma, ekmek yapma gibi hiç bitmeyen işler var. Ama bunları yapmak bana zevk veriyor. Üretmek, kendi ürettiğini yemek ve başkalarıyla paylaşmak çok güzel bir duygu. Bir de bakışlarıyla beni benden alan iki köpeğim, bahçede bazen kendini gösteren yılanlar, kurbağalar, bütün elmaları yiyen kargalarla kocaman bir aile yaşıyor burada. Şimdi ceviz yarışındayız kargalarla. Ben diyorum ki yarı yarıya paylaşalım elmaları ama ikna edemedim. Beş yıldır bir elmanın tadına bile bakamadım. Elbet bir gün bakarım; onlar seviyor ya, güzel olmalı tadı. Bahçe işleri dışında ilgi alanlarım öyle çok ki, bazen bir sürü şeye başlayıp bitirmemiş olmanın suçluluğunu hissediyorum. Sonra sürecin önemli olduğunu, hiç bir şeyi bitirme zorunluluğum olmadığını hatırlatıyorum kendime. O yüzden yarım kalmış hikâyeler, bitmeyen resimler, duvarda asılı bekleyen bağlamam, dikilmeyi bekleyen kumaşlar beni üzmüyor artık. Tabii bir de derneğimiz var şimdi, en çok zamanımı alan.
Kurucusu olduğunuz Tilkitepesi Derneği nasıl bir çalışma hedefliyor? Bugüne kadar neler yaptınız?
Tilkitepesi Doğal ve Kültürel Çeşitliliği Koruma Derneğimizin amacı tüm canlıların farklılıklarına bakılmaksızın eşit koşullarda mutlu yaşayabilecekleri doğal ve kültürel bir ortam yaratmak. Bu günümüz dünyasında imkânsız gibi görünse de, insanlık tarihindeki büyük değişimlere baktığımızda, her şeyin mümkün olduğunu görürüz. Değişim bizimle başlar. Küçük adımlarla başlar. Dünyayı değiştiremesek de kendi çevremizde küçük değişiklikler yapabilir, en basitinden yerlere izmarit atmamak, hayvanlara sevgiyle yaklaşmak ya da cinsiyetçi kelimeler kullanmamak gibi davranışlarımızla etrafımıza örnek olabiliriz. Zaten öğrendiğimiz bilgileri içselleştirirsek bu davranışlarımıza da yansıyacaktır. Derneğimiz bugüne kadar antropoloji, arkeoloji, ayrımcılık, cinsiyetçilik, ırkçılık ve hayvan hakları konularında çeşitli atölyeler gerçekleştirdi. Ayrıca her yıl Nesin Matematik Köyü’nde bir haftalık bir antropoloji kampı yapıyoruz. Çok yakında iklim değişikliği ve orman yangınları ile ilgili bir kampımız olacak. Son bir yıldır en çok vaktimi dernek işleri alıyor ama öğrencilerden gelen olumlu ve umut verici geri bildirimler bize enerji veriyor. İlgilenenler Instagram sayfamızdan bilgi alabilirler.