Gülsüm’ün ot toplayıcılığından edindiği “Kökü toprakta kalacak ki çoğalmaya devam etsin” kadim bilgi aslında sadece otlar, bitkiler açısından değil hayata tutunmak için de yol gösterici…
“Kökü toprakta kalacak ki çoğalmaya devam etsin…”

Şehrin gürültüsü içinde, yol kenarındaki yeşilliğe doğru eğilmiş, dünyadan kopmuşçasına ot toplamaya çalışan bir kadın görünce adımlarımı yavaşlattım. Elinde küçük bir bıçak, toprağı bir cerrah titizliğiyle yokluyordu. Yanına yaklaştım: “Kolay gelsin teyze, ne yapıyorsun böyle?” diye sordum.
Doğrulup yüzüme baktığında; güneşten kızarmış, gülen bir yüz ve cam gibi parlayan gözlerle karşılaştım. “Ebegümeci topluyorum kızım, akşam aşına katık olur,” dedi. Bir süre sessizce onu izledim, sonra birlikte yeşilliğin içinde ağır ağır yürümeye başladık. Ona kendimden bahsettim, doğada olmanın bana da çok iyi geldiğini anlattım. “Benim adım Gülsüm, senin ki ne?” dedi. Söyledim. Tanıştığımıza memnun olduğunu belirterek cevap verdi; hafızasında ismimi yokladı, “Ben adını bilemedim,” dedi.
Kendi köyünden isimler sordu ve bakışları daha da yumuşadı. Aramızdaki o ilk mesafe eriyince, merak ettiklerimi birer birer sormaya başladım. Okul okuyup okumadığını, bu toprak bilgisini nereden öğrendiğini sorduğumda derin bir iç çekti ve o sarsıcı hikâye dökülmeye başladı:
“Annam ’13-14′ derdi de, ben pek anlamam o yaştan baştan. Okul neyim görmedim; çocuktum diyeceğim ama onu da pek bilmem ya… Ah be kızım,” dedi, “Kaç yaşında evlendirildiğimi nereden bileyim? Benim sizin gibi okumam yazmam mı oldu?”
“Köy yerinde kızların kaderi bu. Kimse ‘sen ne istersin?’ diye sormaz,” diyerek devam etti. Zorluklarla geçen ve henüz çocukken seçilerek evlendirildiği yıllarını anlattı: “Benim ‘herif’ boylu poslu, iriydi; çok korkardım. Bir dediğini iki etmedim ki bana ilişmesin… Ama nerede, yine sırtımdan kötek eksik olmazdı.”
Köy yerinde kadının kaderi yaştan değil, işten ölçülür. “Kocaya gitmeyi biliyorsun da iş yapmayı niye bilmiyorsun?” diye kakarlarmış başına. Oysa Gülsüm Teyze’nin bir şeyleri öğrenmeye ne zamanı olmuş ne de hâli. “Ondan ya,” dedi, “biri sorsa hemen ‘beni everdiler’ diyorum, çocukluğumu hiç bilmiyorum.”
Ben çaresiz bebeler çaresiz
Sonra hikâyesi başka bir köyde, başka bir hayata uzanmış. “Çocuk yaşta gittiğim evde çile hem de ne çile,” diyor. Peş peşe kaybettiği üç evladından sonra üzerine yapışan o ağır “uğursuz” etiketiyle baba evine gönderilişini, kardeşlerinin “başını bağlayalım da dedikodu olmasın” deyişini ve rızası alınmadan ikinci kez birine verilişini anlatırken: “Kader işte, karısı ölmüş iki küçük yetimi olan bir adamın kapısına düştüm,” diyor.
Yürürken durdu, az önce kestiği otu gösterdi. Bir profesör edasıyla toprağın sırrını verdi bana: “Bak kızım, bıçağı şöyle yan tutacaksın. Kökü toprakta kalacak ki çoğalmaya devam etsin. Kökü küstürmeyeceksin. Benim okulum da aha bu toprak, bu otlar… Biz köylüyüz, biz topraktan anlarız. İstanbul’a geldim oğlanın yanına ama nerede toprak, yeşillik görsem beni çekiyor; zaten şimdi tam mevsimi.”
Neyse ne anlatıyordum… “Çullarımı koydum heybeme, düştüm herifin peşine. Benden önceki hanımı hastalıktan ölmüş, bebeler ortada kalmış… Allah biliyor ya, yolda hep dua ediyordum iyi olsun diye. Bana ‘uğursuz’ dediler ama ben o iki yetimi kendime evlat bildim.”
“Peki,” diye sordum, “çocuklarla aran nasıldı? Onlara mecburiyetten mi bakıyordun yoksa severek mi?”
“Ne edeyim? Ben çaresiz, bebeler çaresiz… Ben de ‘onların suçu ne?’ dedim. Bebeleri bağrıma bastım. Hele bana ‘analık’ demeleri, babalarından kaçıp bana gelmeleri benim de yüreğimdeki yangına merhem oldu. İyi ki de onları bağrıma basmışım.”
Köy yerinde hiçbir şey kolay olmamış. “Analık aşağı, analık yukarı” diye geçen yıllar; evin içinde kayın, elti, zor bir kaynana… Hayat onun için bir kabul görme mücadelesine dönüşmüş.
“Al kızım şu bıçağı, boş gezme. Benim sana söylediğimi topla, onu bırak gel şu karşıya gidelim; hem orası daha temizdir, insan ayağı değmemiştir,” dedi ve birbirimizden destek alarak karşı tarafa geçtik.
“Sana ‘uğursuz’ diyenler, sen o çocukları büyüttüğünde gelip senden helallik istediler mi?” diye üsteledim.
“Aman be kızım, kimin aklına gelir? Hatta benim herif vefat edince ’emekli maaşını alıyor’ diye konuşurlarmış.” Ama çocuklar, Gülsüm Ana’nın yaralı kalbine merhem olmuşlar. “Onlar bana iyiydi, beni anaları bildiler de sevdiler; ben de onları çok sevdim…”
“Kız Gülsüm sana helal olsun!”
Oğlunun ve gelininin “Burası İstanbul, yapma ana” deyişlerine gülümsüyordu. “Evladım insan hiç topraktan, ottan utanır mı?” diyordu. Onun için hayat; toprağın bereketi ve bir tencere yemeğin şükrüydü. Ebegümecinden, kuzukulağından ve diğer çeşitlerden tam bir bilge edasıyla bahsediyordu. Okul görmemişti ama toprağın alfabesini ezberlemişti.
“Ha şöyle, bak akşamki aşın çıktı bile. İster bunun kavurmasını, istersen de böreğini yap; sana kalmış. Gördün mü günün kârını?” diyerek gülümsedi.
“Teyze,” diyorum, “insanın adı kendisine bu kadar mı yakışır? Sen hep gül…”
“Bizden geçti, gençler gülsün,” diyor.
Ayrılma vakti geldiğinde, o derin bilgeliğiyle bir cümle bıraktı avucuma: “Önce çile çektirip sonra sevdirecekmiş demek ki… En azından çocuklardan yana yüzüm güldü ya, bu günüme de şükürler olsun.”
“Gülsüm Teyze,” diyorum, “sana son bir soru: Şimdi arkana dönüp baktığında; o çullarını heybene koyup yola düştüğün ilk günkü Gülsüm’e ne söylemek isterdin?”
“Ne mi diyeceğim? Yüzümü güneşe dönüp, ‘Kız Gülsüm, sana helal olsun!’ diyorum.”
Bunu derken yumruğunu sıkıp havaya kaldırdı; Bu da her şeye rağmen ne kadar güçlü olduğunu kendisine anlatış biçimiydi. Gülsüm Ana arkasını dönüp toprağına geri eğildiğinde, şehrin tüm karmaşası o bir tutam kuzukulağının karşısında küçülüverdi. O, toprağın kızıydı; kökü derinde, sabrı sonsuz, bereketi kendinden…










