“Küresel zorbalık”, “cinsiyetsizleştirme” söylemleri eşliğinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın duyurduğu “Ailenin 10 Yılı” politika belgesini feminist araştırmacı Yasemin Dildar ve KAOS GL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar ile konuştuk.

AKP iktidarının temel argümanlarından biri olan “aile ve nüfus” tartışması, “üç çocuk, beş çocuk” açıklamalarından devletin tüm kurumlarına sirayet etmesi beklenen “Aile ve Nüfus 10 Yılı Genelgesi”ne uzanan bir döneme sahip. Kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamını etkileyen ve 10 yıllık bir planlamaya dönüşen bu politika belgesinin emek boyutunu feminist araştırmacı Yasemin Dildar ve KAOS GL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar ile konuştuk.

“10 yıl daha buradayız, diyorlar”
Halihazırda Kaliforniya Eyalet Üniversitesi’nde doçent olan Yasemin Dildar’ın doktora tezi de “Türkiye’de Yapısal Dönüşüm, Kültür ve Kadınların İşgücüne Katılımı” üzerineydi. Yakın zamanda da Türkiye’de artan boşanmalar üzerine bir makale* kaleme almıştı Yasemin. 10 yıllık genelgeyi onunla tartıştık:
“Ailenin 10 yılı” genelgesi “Aile Yılı”nın ardından geldi. Bu yönüyle 2025 nasıl geçti ve iktidar neden bu süreci on yıla yaydı?
Aslında bu ailenin ve nüfusun on yılı diye deklare ettikleri programı çok uzun zamandır hazırlıyorlardı. Bunun öncesi var. 2008’de en az üç çocuk söylemi başladı. 2015’te ailenin ve nüfusun yapısını koruma programı başladı. Çok küçük yardımlar öngörüldü. Hiçbir işe yaramayacaktı zaten. Yine 2015’te mecliste boşanmaları araştırma komisyonu kuruldu. Bunlar şunun göstergesi: “Aileye bir şey oluyor, bir şey yapmamız lazım.” Ve 2024-2028 ailenin korunması, güçlendirilmesi, vizyon belgesi eylem planı. Sonra aile yılı. Ama aile ve nüfusun on yılı diye şu anda yaptıkları çıkış bunların hepsinin birikimi. Ne niceliksel ne niteliksel bir kopma yok. Sadece daha fütursuzca ve saldırgan bir şekilde, bununla artık savaşacağız diye ortaya çıkıyorlar. Ve savaştıkları ne? Cinsiyetsizleştirme akımları, dış güçler… Gölgelerle savaşıyorlar.
Neden bu ihtiyaç doğdu? Birincisi doğum oranları iktidarın öngördüğünden çok daha hızlı düştü. Bu durum son derece alarm verici onlar için. Gerçek bir sorun olarak da düşünebilir herhangi bir iktidar için bu. Aynı zamanda bu durumu kendi toplum mühendisliği projelerini meşrulaştırmak için bir fırsat olarak da görüyor olabilirler. Bu düşüşü gerçek bir sorun olarak gördükleri için toparlanmanın, bu politikanın karşılığını almanın vakit alacağını biliyorlar. O yüzden bir on yılı planlıyoruz diyorlar. Bir de bu on yıllık bir iddiayı, halkın hükümetten en mutsuz, en şikayetçi olduğu dönemde yapıyorlar. Burada hiç üstü örtük olmayan bir alt metin var. Diyorlar ki bir yere gitmiyoruz. Önümüzdeki on yıl da buradayız, iktidardayız.
Kadın istihdamı politikalarından “aile”ye dönüş
Hepimizin tepkisi benzer oldu: “Bir on yıl daha mı?” Peki bu genelgenin kadın emeği üzerindeki etkisine gelirsek… Parça parça aslında kadınlar için daha güvencesiz ve esnek çalışma modelleri de “aile ve nüfus” tartışmaları ile eşgüdümlü ilerledi. Ama şimdi kesintisiz bir on yıldan bahsediyoruz. Bu on yıllık planın, kadının hem ücretli emeğinin hem de yeniden üretim emeğinin devlet eliyle gasp edilmesinde yeni bir evre olduğunu söyleyebilir miyiz?
Görülebilir. Çünkü bunun sinyallerini uzun zamandır veriyorlar. Kadın istihdamı çalıştığım için uzun zamandır takip ediyorum ve yazıyorum. Hükümet belgelerinde, kalkınma planlarında, istihdam belgelerinde bir dönüş var. Geçmişte kadın istihdamını artırmayı, kalkınma ile ilgili olumlu bir imaj çizmek için öngörülen hedefler vardı. Hiç doğru düzgün yol alınamadı ama hedef vardı ve ufak ufak etkisiz politikalar da vardı. Şimdi bence onlardan tamamen vazgeçtiler. Artık böyle bir dertleri yok. Ama aileler ikinci gelire ihtiyaç duyuyor. Kadınlar bu yüzden en güvencesiz, en kötü koşullarda devamsız, süreksiz, emekli hakkına asla erişemeyerek, en birinci vazifeleri olarak dayatılan çocuk-yaşlı-engelli bakımını yapıp ondan sonra kendilerini paralayarak üç kuruş kazanarak hayatlarını devam edecekler. Bence vizyonları bu. Toplumun büyük çoğunluğu için kadınların üst sınıftan kendileri hariç, yandaşları hariç, zengin kadınlar hariç ülkenin bütün diğer kadınlarına hak gördükleri rol bu.
Tam sorunun karşılığı değil ama şunu söylemek istiyorum. Bu genelgeye baktığımızda her şey çelişkili. Neden? Diyorlar ki “aile çok büyük tehlikede, doğum oranlarını arttırmamız gerekiyor.” Her politika başlığı kendi ideolojik eğilimlerinden dolayı çelişkili sonuçlar üretmeye teşne. Doğum iznini arttıralım diyorlar. İyi gibi görünüyor. İlk planda insanlar bundan tabii ki faydalanacak ama bunun uzun bir dönem sonucu ne? İşverenler genç, evli, hamile olma potansiyeli taşıyan kadınların istihdamına isteksiz yaklaşacak. Orada bir ikinci ayrımcılık olacak. Eğer kadın bunu yaşarsa ikinci çocuğa nasıl ikna edeceksin?
Devamında ne geldi? Aile Bakanlığı bu açıklamayı iki gün önce yaptı. Huzurevine kabul edilebileceklerin (engeli, hastalığı, özel bir durumu olmayanların) kabul edilme yaşını altmıştan yetmişe çıkardılar bu genelgeden sonra. Nedir bu şimdi? Bunun kadınların üzerindeki etkisi ne? Ben yeni girdim kırklarıma. Nasıl bir baskı var benim üzerimde? Benim kendi çocuğumu büyütme baskım var. Annem babam, eşimin annesi babası hastalanacak, yaşlanacak, kanser olacak, demans olacak, hiçbir şey olmasa elden ayaktan düşecek. Ve sistemler ne sağlık açısından ne genel bakım olarak kamucu bir yerden yaklaşmadıkları için bunu tamamen bana bırakmış durumdalar. Ben nasıl çalışacağım? Böyle bir senaryoda ben nasıl istihdama katılacağım? İstihdama katılamazsam kendimi nasıl güvende hissedeceğim? Nasıl ikinci çocuğu yapacağım? Yapamam. Burada da tıkıyor.
Bir örnek daha vereyim. Aynı genelge diyor ki, kamu kurumlarında (bunu ben okullarda diye anladım) “Milli Aile Haftaları yapacağız”. Bunun etkisini de düşünelim. Ben yetiştireceğim on yaşında kız çocuğu, erkek çocuğu ve ona “hayat müşterektir. Belli başlı temel becerileri kazanman gerekir” diyeceğim ve onu hayata daha eşitlikçi bir yerden hazırlayacağım. Sen alacaksın benim çocuğumu onun otorite gördüğü figürlerin gözü önünde piyesler düzenleyeceksin. Benim kız çocuğum orada ev işi yaparak temsil olacak. Erkek çocuğum maskülen bir temsil sunmak zorunda kalacak. Bilimsel, laik karakterini yok ettikleri gibi eğitim sisteminin cinsiyet eşitliğine yönelik karakterini de yok ediyorlar. Ne seçeneğim kalıyor? Çocuğumu özel okula göndereyim. Birinci çocuk için bunu yaptım diyelim ama ikinciyi yapamam.
“Kontrolü erkeğe vermeye çalışıyorlar”
Sizin de dikkat çektiğiniz gibi bir yanıyla kendisiyle çelişen de bir politik belge. Bilinçli bir şey mi bu? Bazen bu şekilde kaotik bırakmak da bilinçli bir siyaset olabiliyor. Kısa döneme dönük çıkar odaklı da olabiliyor.
Ben bunun üstüne daha yeni düşündüm. Anlamlandırmaya çalıştıkça zorlanıyorum, ne yapmaya çalışıyorlar diye. İkisi de mümkün. Tamamen el yordamıyla, cehaletle, toplumu anlamadan, kendi ideolojilerine çok saplanmış durumda politika yapmaya çalışıyor olabilirler. Yani bu tamamen beceriksizlik olabilir. Bir ikincisi de belki bundan daha büyük olasılıkla, ne olursa olsun bir baskı yaratmaya çalışıyorlar kadınlar üstünde. Yani biz bunu yemiyoruz. Bence kendi AKP kadın kolları bile böyle. Ama kim yiyor? Erkekler. Muhafazakar erkekler, muhafazakar aileler. Yani bence bu gerici, baskıcı söylemleri ne olursa olsun mantıksızca da olsa pompalamalarının sebebi kadınların üzerindeki toplumsal kontrolü artırmak ve erkeklerin baskıcı tavrını meşrulaştırmak.
Ek olarak kadınlarda esnek ve güvencesiz çalışmayı normalleştirmeye çalışıyorlar. Orada normalleştiği an bu henüz daha güvenceli olan ve çoğunlukla erkeklerin olduğu sektörlere de çok daha rahat bir şekilde yansıyacak. Bunun da etkisi olabilir mi bu ısrarda?
Evet. Kesinlikle olabilir. Bu bize özgü bir trend değil. Bütün ülkelerde geçerli. Ama Ortadoğu’daki patriyarkal sözleşme şuydu. Erkekler eve ekmek getirecek, kadınlar evle ilgilenecek, çocuk bakacak. Ama kadınların bu pazarlıkta yer alması için en azından bir çıkarının olması lazım. O çıkar da neydi? En azından ekonomik güvenliklerinin, refahının sağlanmasıydı. Şimdi bu mümkün değil artık. Ortadoğu’da da Türkiye’de de hiçbir yerde de mümkün değil. Bu pazarlığın zemini büyük çoğunluk için çöktü.
İkinci nokta şuydu. Şiddet. En güvenli olması gereken yerde artık en güvensiz durumda kadın. AKP iktidarı bunu durdurmadı. Bilerek durdurmadı. Cezasızlık politikalarıyla. Neden? Çünkü bu kadınları disipline etmenin, ehileştirmenin bir yolu onların gözünde. Eski rollerde tutmanın, eşitlik talebinin önüne geçmenin, evde görünmez köle durumunda tutmanın bir yolu bu. Şiddetin önünü bıraktı. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek bunun doruk noktası. Ama bu nokta itibariyle o kadar mantıksız ki kadın için erkeğe bağımlı kalmak. Hiçbir güvencesi yok burada. Bağımlı kalmak mantıksız. Evlenmek mantıksız. Hadi evlendi, aşık oldu. Hala birtakım beklentileri var. Çocuğu nasıl yapacak? Neye güvenerek yapacak? Bütün koruma mekanizmasını yıktınız ve hala ne bekliyorsunuz? Yani maddi zemini kendileri yok etti. O yüzden patriarkal aile çözülüyor ve her yaptıkları şey hala bu çöküntüye hizmet ediyor. Ama paradoksal olarak bir şekilde aileyi yıkan biz oluyoruz. Kendiniz yıktınız.

“Bu genelge LGBTİ+’ların daha fazla saklanmasını istiyor”
Bu genelgenin açıklandığı erkinlikte konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, yine LGBTİ+’ları hedef almış ve bu durumu “küresel bir zorbalığa dönüşen cinsiyetsizleştirme” olarak tanımlamıştı. Keza ağızlarını her “aile”den açtıklarında, Yasemin’in de söylediği gibi bir gölge savaşı yürütüyor ve genelde de bunu homofobik söylemler eşliğinde yapıyorlar. Peki bunun LGBTİ+’ların hayatına, özellikle de çalışma yaşamına etkisi ne oluyor ve bu 10 yıl bu etki neye dönüşecek. KAOS GL’den Yıldız Tar cevapladı:
“Aile Yılı” politikalarının LGBTİ+’ları kamusal alandan silme çabası, aynı zamanda bir “çalışma hakkı” gaspına da yol açıyor. 10 yıllık plan, genelgedeki nefret söyleminin kurumsallaşması, bu konuda nasıl bir sonuca yol açabilir?
Çalışma hayatı, LGBTİ+’ların en fazla ayrımcılığa maruz kaldığı alanlardan biri olmasına rağmen, ayrımcılığın en az görünür olduğu alanların başında yer alıyor. Kaos GL’nin her sene yaptığı istihdam araştırması raporunun 2025 bulgularına göre çalıştığı kamu kurumunda cinsiyet kimliği, cinsel yönelim ve cinsiyet özellikleri yönünden kısmen açık olduğunu beyan eden katılımcıların oranı sadece yüzde 4. Tamamen açık olduğunu beyan eden hiçbir katılımcı yok. Özel sektörde ise bu oran yüzde 21,9. Kamu Çalışanı LGBTİ+’ların Durumu Araştırması’na göre; katılımcıların yüzde 58,6’sı iş yerinde LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemiyle karşılaşıyor. Rapora göre; kamu çalışanı LGBTİ+’lar işe alım süreçlerinde ayrımcı tutum ve davranışlarla karşılaşmamak için cinsel yönelim, cinsiyet kimliği ve cinsiyet özelliklerini gizliyor. İşe başladıktan sonra da kapalılık stratejisini sürdürüyor. 2025 yılında araştırmaya katılan kamu çalışanı LGBTİ+’ların yüzde 71,8’i işe alım süreçlerinde ve yüzde 83,8’i çalışma hayatında ayrımcılığa maruz kaldı. Kamu çalışanı LGBTİ+’ların yüzde 20,2’si ekonomik istikrarsızlık ve belirsizliğin çalışma koşullarını etkilediğini belirtiyor. İşini kaybetme korkusu, LGBTİ+’lar arasında çok yaygın.
Kapitalist düzende çalışma hayatı, sadece çalışma hayatından; çalışma hakkı ise sadece çalışma hakkından ibaret değil. Emeğimize, kendimize yabancılaştırıldığımız, sömürünün normal ve doğallaştırıldığı bu düzende çalışma hakkına erişememek diğer hiçbir hakka da erişememek anlamına geliyor. İnsan ömrünün büyük birçoğu iş hayatında, çalışarak geçiyor. Ve burada kimliğinizle açık olamamanız, hayatınızın çoğunda kendinizi, hislerinizi, varlığınızı saklamak zorunda kalmakla uğraşmak demek. Yeni genelge bu tablonun daha da ağırlaşması anlamına gelecek.
“Taciz, mobbing ve işten çıkarılma meşrulaştırılıyor”
Genelgedeki “cinsiyetsizleştirme akımıyla mücadele” maddesi, iş yerlerinde trans ve diğer LGBTİ+ çalışanlara yönelik mobbingi veya işten çıkarmaları meşrulaştıran bir “ferman” olarak okunabilir mi?
Kesinlikle! Devletin resmî ideolojisi ve uygulamaları; şirketler ve sermayeden bağımsız düşünülemez. Bu genelge ve iktidarın LGBTİ+ düşmanı politikaları, sermaye ve devlet iş birliğinin görünür olduğu alanlar arasında yer alıyor. LGBTİ+ düşmanlığı, iş bulabildikleri durumda LGBTİ+’ları ucuz işgücü haline getiriyor. Kamusal alandan silinmek demek, en temelde yaşamı idame ettirecek maddi koşullardan, yani çalışma hakkından mahrum bırakılmak demektir. Bu 10 yıllık plan, nefret söylemini münferit veya dönemsel bir politik söylem olmaktan çıkarıp; doğrudan bir devlet politikası, resmi bir insan kaynakları filtresi haline getiriyor. Sonucu çok net ve yıkıcı olacaktır: LGBTİ+’lar için derinleşen bir yoksulluk, sistematik güvencesizleştirme ve kayıt dışı çalışmaya mecbur bırakılma. Bu, en temel insan hakkı olan yaşama ve barınma hakkının, ekonomik şiddet yoluyla fiilen gasp edilmesidir. Bu madde, sermayeye ve homofobik/transfobik işverenlere devlet eliyle verilmiş açık bir “ayrımcılık yapabilirsiniz, arkanızdayız” güvencesidir. İktidar, işyerlerinde trans ve diğer LGBTİ+ çalışanlara yönelik her türlü tacizi, mobbingi ve haksız işten çıkarmayı “devlet politikasına uyum” kılıfı altında meşrulaştırıyor.
“Sosyal ve ekonomik bir ölüme terk etme girişimi”
LGBTİ+’ların da içinde bulunduğu dayanışma ağları ve “seçilmiş ailelerindeki” emek pratikleri, bu genelgenin “makbul aile” tanımı tarafından tamamen yok sayılıyor. Bu durum, LGBTİ+’ların sosyal güvence ve dayanışma ağlarını nasıl kırılganlaştırıyor?
“Aile Yılı” uygulaması, aslında iktidarın toplumsal alanda kurmaya çalıştığı hegemonik “makbul aile” projesinin bir test sürüşüydü. Ancak bu bir yıllık süreç, iktidara şunu gösterdi: Toplumsal gerçeklik ve var olan direniş, bir yılda tepeden inme politikalarla, vitrin kampanyalarıyla dönüştürülemeyecek kadar köklü. İstedikleri ideolojik biati ve homojenleşmeyi sağlayamadılar. Kadınlar evlere dönmedi, LGBTİ+’lar görünmez olmayı reddetti. Bu yüzden strateji değiştirerek bu kuşatmayı on yıllık, devletin tüm kılcal damarlarına ve kurumlarına nüfuz edecek uzun erimli bir plana dönüştürme ihtiyacı duydular.
Devletin sosyal güvenlik ve hukuk sistemi halihazırda heteronormatif, kan bağına ve evliliğe dayalı bir model üzerine inşa edilmiş durumda. Genelgenin dayattığı katı “makbul aile” tanımı, LGBTİ+’ların hayatta kalmak, birbirlerine bakım vermek ve ekonomik dayanışma kurmak için on yıllardır ördükleri “seçilmiş aileleri” yasa dışı ya da yok hükmünde sayıyor. Bir hastane odasında refakatçi olamamaktan, kriz anlarında kurumsal bir destek mekanizması bulamamaya, barınma krizinde ortak ev tutarken karşılaşılan ayrımcılığa kadar hayatın her alanında bu kırılganlığı yaşıyoruz. Resmi sosyal güvencenin kasıtlı olarak reddedildiği bir düzende, kendi kurduğumuz emek ve bakım ağlarının da bu tür genelgelerle marjinalize edilmesi, LGBTİ+’ları sosyal ve ekonomik bir ölüme terk etme girişimidir.
“Sansür hakikatin fısıldanmasını bile durduramadı”
“Dijital aile kalkanı” ve medya sansürü, LGBTİ+ içerik üreticilerinin ve dijital alanda emek verenlerin alanını on yıl boyunca nasıl daraltacak?
Dijital alan, ana akım medyadan, sanattan ve geleneksel istihdam biçimlerinden dışlanan LGBTİ+’lar için hem bir özgür ifade alanı hem de hayati bir gelir kapısıydı. “Dijital aile kalkanı” adı altında sunulan bu sistematik sansür mekanizması, tam da bu bağımsız alternatif ekonomiyi çökertmeyi hedefliyor. Önümüzdeki on yıl boyunca, içerik üreticilerinin algoritmalarla kasıtlı olarak görünmez kılındığı, emeklerinin “genel ahlak” veya “aile yapısı” bahaneleriyle gelirden mahrum bırakıldığı, sponsorluk ve işbirlikleri kanallarının korkutularak kesildiği bir dijital abluka göreceğiz. Bu, dijital alanda emek veren LGBTİ+’ları ekonomik olarak boğmayı amaçlayan modern bir tecrit politikasıdır. Bunun en somut, en pervasız örneğini kaosgl.org’a yönelik uygulanan sansür ve susturma girişimlerinde gördük. Kaosgl.org sadece bir haber sitesi değildir; bu topraklardaki LGBTİ+ hareketinin çeyrek asırlık kurumsal hafızası, hak ihlallerini kayıt altına alan bir bellek merkezi ve topluluğun en güçlü nefes borularından biridir. Bu sansür, “aileyi koruma” kılıfıyla oradaki gazetecilerin, editörlerin, muhabirlerin ve yazarların haber yapma ve çalışma hakkının doğrudan devlet eliyle gasp edilmesidir; topluluğun haber alma özgürlüğüne yönelik planlı bir suikasttır. Önümüzdeki on yıl boyunca planladıkları şey, kaosgl.org’a yapılan bu ablukayı tüm dijital ekosisteme yaymak. Ancak iktidarın anlamadığı bir şey var: Sansür hiçbir zaman hakikatin fısıldanmasını bile durduramamıştır. Bizi yeraltına itmeye çalıştıkları o karanlıkta, birbirimizi bulacak, sesimizi duyuracak ve kendi medyamızı, kendi emeğimizi var edecek yeni dijital patikalar açmaya devam edeceğiz.
“Birimiz değilsek hiçbirimiz güvende değiliz”
Devletin on yıllık planı kadını eve, LGBTİ+’ları yeraltına itmeye çalışırken; sahadaki ekonomik gerçeklik ve toplumsal dönüşüm bu baskıya nasıl direniyor? Buna karşı nasıl bir “emek dayanışması” örmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
İktidarın masa başında çizdiği fanteziyle Türkiye sokaklarındaki gerçeklik birbirine çarpıyor. Derinleşen ekonomik kriz koşullarında kadını sadece ev içi ücretsiz emeğe hapsetmek veya LGBTİ+’ları tamamen yeraltına itmek sosyolojik ve maddi olarak imkânsız. İnsanlar hayatta kalmak zorunda; bunun için direniyorlar, üretiyorlar, güvencesiz de olsa çalışıyorlar. Toplum, iktidarın dayatmalarından çok daha ileride. Buna karşı örülmesi gereken “emek dayanışması”, klasik sendikal mücadelenin kimlik körlüğünden acilen sıyrılmalıdır. Tüm emek örgütleri; LGBTİ+ ve kadın emeğini “kimlik siyaseti” diyerek tali bir mesele olarak görmekten vazgeçmeli, bu sömürüyü ana akım işçi sınıfı mücadelesinin merkezine koymalıdır. “Makbul işçi” efsanesini, “makbul aile” dayatmasıyla birlikte yıkmamız gerekiyor. İş yerindeki mobbinge, işten çıkarmalara ve dijital sansüre karşı; feminist ve kuir bir emek perspektifini sınıf sendikacılığıyla birleştiren, yatay, kapsayıcı ve fiili bir dayanışma ağı örmekten başka çaremiz yok. Birimizin çalışma ve yaşama hakkı güvence altında değilse, hiçbirimiz güvende değiliz.
* Boşanma meselesi üzerine akademik makale: https://ydildar.wordpress.com/wp-content/uploads/2025/04/sp-2025.pdf
Türkçe özeti: https://catlakzemin.com/eril-restorasyonun-sinirlari-bosanmalar-neden-artiyor/
Ana Fotoğraf: Yeni Yaşam










