Kenze Tekstil’de cenaze izni sonrası tazminatsız işten çıkarılan tekstil işçisi Kader, tüm haklarını alana kadar mücadele edeceğini vurguluyor. Kader, “Üç yıllık tazminatım verilmedi. Ne olursa olsun ben orada bir liramı bırakmayacağım. Üç sene boyunca orada uğramadığımız mobbing, baskı kalmadı” diyor.

21 yaşındaki Kader, 11 yaşından tekstil sektöründe çalışıyor. Ekonomik nedenlerle ailesiyle İstanbul’dan Diyarbakır’a taşınmasının ardından Kenze Tekstil’de üç yıl çalışan Kader, burada yoğun baskı, mobbing, performans dayatması ve iş tanımı dışındaki uygulamalarla karşı karşıya kaldı. Kader, dayısının cenazesi nedeniyle aldığı bir günlük izin sonrası, izne ilişkin yapılan kesintiye itiraz ettiği için işten çıkarıldı. Kader’in üç yıllık tazminatı ise verilmedi. İşten çıkarılmasının ardından Patronların Ensesindeyiz’e ulaşan Kader, hakkını aramaya ve mücadele etmeye başladı. Yaptığı açıklamalar ve yürüttüğü mücadeleyle yalnızca kendi tazminatını değil, fabrikadaki çalışma koşullarını da gündeme taşıdı. Kenze Tekstil’de yoğun baskı, mobbing, “performans” dayatması ve iş tanımı dışında işler yaptırılan tekstil işçisi Kader ve Patronların Ensesindeyiz(PE) temsilcisi Tuluğ Ünlütürk ile yaşadıkları sorunları, mücadelesini ve hak taleplerini konuştuk.

‘Beni oyuna getirdiler’
Kader, baskı ve mobbing altında çalıştırıldığını belirttikten sonra işten çıkarılma sürecini ve yaşadığı baskı, mobbingi şu sözler ile anlatıyor: “Üç sene boyunca orada uğramadığımız mobbing, baskı kalmadı. Kötü şartlar altında çalıştık. Temizlik konusunda olsun, yemek konusunda olsun, hijyende hep sorun yaşadık. Hakaretler altında çalıştım. Başımızdaki şefler bize sürekli bağırıp çağırıyorlardı. Tuvalette çok fazla zaman geçirdiğimizi söylüyorlar, bunun üzerinden de baskı yapıyorlardı. Son kırılma noktası dediğim olay ise dayımın vefatıydı. Alınan bir günlük izne karşılık, iki günlük kesinti yapmalarına itiraz ettiğim için işten çıkarıldım. Dayım vefat ettiğinde izin kullanmak istediğimi şefime sözlü olarak söyledim. Pazartesi günü işe gelemeyeceğimi belirttim. Pazar günü tekrar hatırlatmak için kendisine yazılı olarak bir mesaj gönderdim ama mesajıma hiçbir şekilde bakmadı ve geri dönüş de yapmadı. Salı günü işe gittiğim zaman kendisine, ‘Ne yaptın, içeri ile konuştun mu?’ diye sordum. Bana, ‘Maalesef konuştum ama 1/2 kesintin oldu ve sana tutanak tutuldu’ diye cevap verdi. Ben de, ‘Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz? Ben size hem sözlü hem de yazılı olarak bildirdim. Hâlâ neden kesinti yapıyorsunuz?’ dedim. ‘Müdür bey yazılı olan imzalı izinleri kaldırmış’ dedi. Bizim bu karardan hiçbir şekilde haberimiz yoktu zaten. Olsa dahi bu bir cenaze. Bu durumda yapabileceğimiz bir şey yok. Mecburi bir durum. Ondan sonra, ‘Ben kabul etmiyorum’ dedim. Gidip istifamı verdim ve imzamı kendi ellerimle attım, maalesef. İstifamı kabul etmediklerini söylediler. Müdürümüz benimle konuşmak istedi. Sonra arkadaşlarımız da beni ikna etti. Müdürün yanına gittiğimde bana, ‘Anlıyorum seni. Şu an içinde bulunduğun durumu da çok iyi anlıyorum. Sana cuma gününe kadar izin veriyorum. Zaten hafta sonu araya giriyor. Pazartesi günü geldiğinde seni bu şekilde görmeyeyim’ dedi. Ben de, ‘Tamam’ dedim ve ona güvenerek çantamı alıp iş yerinden ayrıldım. Saat akşam 6 olduğunda insan kaynaklarından bana bir mesaj geldi. Mesajı gördüğümde şok oldum. ‘Merhaba Kader, bugün itibarıyla iş çıkışın verildi. Haberin olsun.’ Ben gerçekten neye uğradığımı şaşırdım. Çünkü bana izin verilmişti. Ondan sonra birdenbire çıkışım verildi. Yani beni oyuna getirdiler” diye belirtiyor.
Ölüm izni dahi yok
Kader işten çıkarıldığı için tazminat talep etmiş vermeyeceklerini söylemişler o da yasal yollara başvuracağını belirttikten sonra Patronların Ensesindeyiz Ağına başvurmuş, daha sonrasını şöyle anlatıyor: “Sonra hemen bir haber yaptık ve yaptığımız ilk haberden yazdığımız bildirilerden sonra hemen tehdit aldık. Tehditlere karşı pes etmedim. Ne olursa olsun ben orada bir liramı bırakmayacağım. Sonuna kadar mücadele edeceğim. Üç yıllık tazminat hakkım var. Atla deve değil. Kenze Güneydoğu’nun ilk triko fabrikası olduğu için hiçbir şekilde elektrik faturası, makine parası, kira bedeli bunların hiçbirini ödemiyor.”
Zara’dan iş almasa patronun işçileri asgari ücretin altında da çalıştırabileceğini belirten Kader izin konusunda ise çok katı davrandığını ‘İşlerimiz acil kesinlikle kimse izin istemesin. Ölüm dahi olsa kimse yanıma gelmesin.” dediğini anlatıyor.
Onu en fazla rahatsız eden konulardan biri de hijyenmiş “Yemekler olsun, temizlik olsun çok kötü. Düşünün, tuvalete gidiyorsunuz. Hepimiz kadınız sonuçta. İhtiyaçlarımız oluyor, hasta olabiliyoruz bazen, ihtiyacınızı gidermek için tuvalete gidiyorsunuz ve ‘Geç, yerine otur’ diye yerinize oturtuluyorsunuz. Yani bu aslında asla kabul edilmeyecek bir şey. Biz bunu haber yaptıktan sonra Zara’nın denetimi gitti oraya. Denetimin orada olduğu gün işçilere ‘İstediğiniz saatte tuvalete gidebilirsiniz’ diye bir kâğıt imzalattırdılar.”
‘Kronometreyi açıp dakika tutuyorlardı’
Kader, saat baskısı ve “performans” baskısıyla çalıştırıldıklarının altını çizdikten sonra kadın işçilere iş tanımı dışında işler yaptırıldığını belirtiyor. “Çok ağır çalışma koşullarımız vardı gerçekten. İşim dışında işler yaptırılıyordu. Ben makineciyim ama işim dışında bütün işleri yapıyordum. Tuvaleti yıkamak bizim görevimiz değil ama bize yaptırılıyordu. Bazen aşçı gelmiyordu, mutfağa gidip yemek yapıyorduk. Bizim görevlerimiz değil bu sonuçta. Ve genelde bu işleri kadın işçilere yaptırıyorlardı.” Fabrikada asgari ücretin bir tik üzerinde ücret alındığını belirten Kader, altı ay boyunca zam alamadıklarını söyledikten sonra prim uygulamasına nasıl geçildiğini de anlatıyor: “Bize prim uygulaması yapacaklarını söylediler. ‘Kim daha fazla iş çıkarırsa ona prim vereceğiz’ dediler. Bu süre içerisinde daha önce de yapıyorlardı ama son altı aydır özellikle her saat başı başımıza gelip kronometreyi açıp dakika tutuyorlardı. ‘Sen günde bu kadar iş çıkaracaksın. Bu kadar iş çıkarmazsan primin ödenmeyecek’ deniliyordu. Altı ay boyunca bize kan kusturarak hiçbir şekilde prim verilmedi. Ben işten çıktıktan sonra yaptığımız basın açıklamaları, haberler sonrasında işçilere zam yapıldı. Oradaki çoğu şeyi gerçekten değiştirdik. Ve bunu hep beraber değiştirdik” diyor.
‘Servis çıkarılmıyordu’
Kenze tekstilde kadın işçilerin yoğun bir mobbinge maruz kaldığını belirten yaşadığı sorunları ise şu sözler ile anlatıyor; “Uğradığımız mobbingin haddi hesabı yoktu. Bir ara maaş artışı için toplandık. Patron ‘Kendinize gelin, siz Mercedes-Benz’de çalışmıyorsunuz. Alt tarafı tekstil işçisisiniz. Ne zannediyorsunuz kendinizi?’ dedi. Yani o kadar aşağılayıcı bir kelime ki… Kenze şehir merkezine uzak. Gerçekten ulaşımı çok zor olan bir yerde. Mesaiye kaldığımızda servis çıkarılmıyordu. ‘Ben servis çıkarmıyorum. Nasıl gidiyorsanız gidin, başınızın çaresine bakın’ deniliyordu. İnsanlar mecburen tanımadıkları servise binmek zorunda kalıyorlardı. Yani o an o serviste bir şey olsaydı bunun sorumluluğu tamamen onlara aitti ama onlar o an bunu göze alamıyordu. Yani bunu düşünmüyorlardı ya da işlerine öylesi geliyordu. Genel mesai olduğu için çıkış saati neyse o saatte çıkarılıyordu servisler” diye belirtiyor.
’10 yaşımdan beri çalışıyorum’
Çocuk yaştan itibaren çalıştığını söyleyen Kader, “İstanbul’dan Diyarbakır’a ekonomik sorunlar nedeniyle taşınmak zorunda kaldık, maddi durumumuz iyi değildi. İstanbul’a ilk gittiğimde Bayrampaşa’da küçük bir atölyede çalışıyordum. Antepli bir adamın yanında çalışıyordum. Arkasından geçerken yanlışlıkla sandalyesine çarptım diye beni tekmelemişti. Daha 10 yaşımdaydım. O zaman da zaten İstanbul’da atölye tarzı yerler yaşa önem vermiyordu. Yeter ki çalışsın, eleman olsun, yeter diyorlardı. Ben boşta kalmayayım, işçiye ne oluyorsa olsun kafasındaydılar. Üç sene Kenze’de çalıştım. Şu an yaklaşık bir aydır Kenze’nin rakip firmasında çalışıyorum. Yeni iş yerimin patronunu arayıp beni işten çıkarmalarını söylemiş. 10 yıldır ise tekstil sektöründe çalışıyorum.”
‘Hiçbir şeyden korkmamalıyız’
Tazminat hakkını alana kadar mücadele edeceğini belirten Kader, iş yerlerinde baskıya, mobbinge, hak ihlallerine karşı sessiz kalmamak gerektiğini şu sözler ile anlatıyor: “Benim taleplerim üç yıllık emeğimin karşılığını almak. Gerçekten bu onlar için çok bir şey değil. Sadece üç yıllık emeğimin karşılığını almak istiyorum. Ben bugüne kadar yaklaşık on senedir tekstilde çalışıyorum. Belki haklarımı daha önce öğrenseydim daha farklı şeyler olurdu ama geç olsun, güç olmasın diyelim. Bütün işçilere söylüyorum: Kimse hakkını savunmaktan korkmasın. Çünkü biz sessiz kaldıkça onlar bizi daha çok eziyorlar. Kadın işçiler, işçiler ne kadar güçlü olduklarının farkına varsınlar ki genel olarak artık çalışanlar ezilmesin. Hem evde hem işte eziliyoruz. İlk başta ben yalnız kalacağımdan çok korktum. Hani bu işin ortasında tek başıma kalırım, yapamam, ezilirim, herkes benimle dalga geçer, kadınım, bana bir şey yaparlar diye çok korkuyordum. Hem iş konusunda olsun hem aile konusunda olsun, hiçbir şekilde hiçbir şeyden korkmamalıyız. Haklarımızı talep etmeliyiz. Önümüze ne çıkarsa çıksın, o engelleri aşıp sesimizi çıkarabileceğimize inanmalıyız. Tüm zorluklara karşı, haklarımı alana kadar sonuna kadar mücadelemi sürdüreceğim” diye ekliyor.

“Çalışanların çoğu kadın ve 18 yaş altında”
Bölgede çok keyfi uygulamalar ve çok kuralsız çalışma koşulları var. Zaten düzenin çalışma koşulları sömürüye dayalı, tamamen keyfî çalışma koşulları var. Diyarbakır, genel olarak dokuma ve tekstil işçilerinin yoğun olduğu bir bölge. Diyarbakır, özellikle dikkat ettiğimiz, gözlediğimiz bir bölge çünkü çok ağır hak ihlalleri var. Çalışanların yüzde 65’i kadın. Üstelik çalışanların çoğu 18 yaş altında. Öyle fabrikalar var ki 200 işçiden sadece 10 tanesi 18 yaşın üstünde. Kader’in kardeşleri de tekstilde çalışıyorlar. Çoğu MESEM kapsamında çalıştırılıyor. Dolayısıyla kadın emeği açısından, kadın emeği sömürüsü açısından çok önemsediğimiz bir bölge.
Kadın işçilere tanım dışı işleri çok yaptırıyorlar. Tuvalet temizliği, yemek gibi işleri yüklemeye çalışıyorlar. İlişkilerin çoğu ise feodal. ‘Zaten kadınsınız, başınıza gelecek var’ denilerek kadınlar tehdit ediliyor. Bölgede artık iş kazaları normalleşmiş durumda. Tekstilde, inşaat sektöründeki kadar iş cinayeti olmuyor ama sektörün ve makinelerin yapısı itibarı ile daha fazla iş kazası oluyor. Özellikle küçük yaşta çalıştırılan çocuk işçiler çok olduğu için yaralanarak öğreniyorlar mesleği ve onları koruyan hiçbir şey yok. Şiddet de görüyorlar. Sadece psikolojik şiddet değil, bayağı itilip kakıldıkları bir ortamda çalışıyorlar. ‘Bunu yapmazsan başına iş açılır.’ Bu gerçekten korkutma üzerine kurulmuş bir cümle. Hak aramayı nankörlük sayıyorlar.
‘Küçüleceğiz deyip işçi çıkarıyorlar’
Bölgede patronlar işçileri ‘Küçülüyoruz’ diye tehdit ediyorlar. Bölgenin normali zaten bu. ‘Biz küçülüyoruz’ diyen patron, bunun üzerinden toplu işten çıkarma tehdidinde bulunuyor ama ‘küçülme’ dedikleri şey, bölgedeki tekstil sermayesi açısından daha kârlı sektörlere sermaye kaydırmak, başka yerlere göç etmek ya da konfeksiyon, giyim gibi daha az kârlı bölümlerini kapatmak olabiliyor. Yani her koşulda aslında küçülmüyorlar, büyüyorlar. ‘Küçüleceğiz’ deyip işçi çıkarıyorlar, çalışmaya devam ediyorlar ve dönemin sonunda bilançosunda yüzde 200, yüzde 150 büyüme ilan ediyorlar. O nasıl küçülmek, anlamadık.
Biz kadın işçilerin, işçiler içerisinde en güçlüler olduklarına inanıyoruz hep. Kadın işçilerin irade koyduğu, sıkı durduğu, inat ettiği yerde herkes güç alıyor. Kader o kadar güçlü bir duruş sergiledi ki kendisine ve işçilere güç verdiğini düşünüyoruz. Kadın işçiler, işçiler yalnız hissetmesinler. Hak ihlallerine karşı Patronların Ensesindeyiz’i arasınlar.










