Skip to main contentSkip to footer
Susma Bitsin ve Komedyen Kadınlar İnisiyatifi:

“Faillere sahne verilmemeli”

Susma Bitsin ve Komedyen Kadınlar İnisiyatifi geçtiğimiz günlerde yaptıkları açıklamada sahne ve kültür kurumlarında şiddet faillerine yer verilmemesi gerektiğine, bu tutumun kadın ve LGBTİ+lara yönelik şiddeti meşrulaştığına dikkat çektiler. Oluşumla sektördeki şiddeti ve cinsiyet temelli eşitsizlikleri konuştuk.

Susma Bitsin ve Komedyen Kadınlar İnisiyatifi, geçtiğimiz günlerde yayınladıkları açıklama ile şiddet faillerine sahne veren kültür sanat kurumlarına çağrı yaptı. Faillere sahne vermenin kadın ve LGBTİ+lara yönelik, fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddetin sürmesine zemin hazırladığını belirtti. Susma Bitsin ve Komedyen Kadınlar İnisiyatifi bize faillere neden sahne verilmemesi gerektiğini, şiddete karşı neler yapılması gerektiğini ve güvenli çalışma alanlarının önemini anlattılar.

Susma Bitsin ve Komedyen Kadınlar İnisiyatifi, şiddet faillerine sahne verilmesinin kadınlar ve LGBTİ+’lara yönelik şiddeti meşrulaştırdığı ve sürmesine zemin hazırladığını belirten bir açıklama yayınladı. Bu çağrıya neden ihtiyaç duyuldu?

Bu çağrıya ihtiyaç duyuldu; çünkü şiddet faillerine alan açılması, yalnızca tekil bir kişiyi desteklemek anlamına gelmez. Aynı zamanda kadınların ve LGBTİ+’ların beyanlarının, deneyimlerinin ve güvenlik taleplerinin ikinci plana atılması anlamına gelir. Bir failin sahnede, sette, festivalde ya da görünürlük sağlayan herhangi bir alanda yer bulmaya devam etmesi, “yaptıklarının sonuçları yok” mesajını üretir. Bu da mevcut şiddet biçimlerini görünmez kıldığı gibi, yeni şiddet ihtimallerinin de önünü açar. Böyle bir tablo, cezasızlık kültürünü derinleştirir, maruz bırakılanların konuşma cesaretini kırar ve failleri koruyan yapıları güçlendirir. Bu nedenle bu çağrının yalnızca bir kişi ya da olay özelinde değil sektörde güvenli, eşit ve şiddetten arındırılmış alanlar yaratma ihtiyacından doğduğunu düşünüyoruz. Amacımız, maruz bırakılanların yalnız olmadığını hatırlatmak, dayanışmayı büyütmek ve kurumları yaptıkları tercihlerin toplumsal sonuçlarıyla yüzleşmeye çağırmaktır.

“Bir kadın komedyen yeter”

Sektörünüzde kadın işçiler hangi sorunlar ile karşı karşıyadır? Kadınlar, ayrımcılığa, baskıya, mobbinge, kötü çalışma koşullarına, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerine, hakaret, küfür, maruz kalıyor mu? Kadın işçiler erkek işçilere göre hangi toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri ile karşı karşıyadır?

Komedi sektörü de diğer pek çok alan gibi erkek egemen bir sektör. Yöneticilerin çoğu erkek, komedyenlerin çoğu erkek. Bu nedenle kadınlar için bu işe başlamak bile başlı başına bir mücadeleye dönüşebiliyor. Açık mikrofon gecelerinde çoğu zaman 15 erkek komedyene karşılık en fazla iki ya da üç kadın komedyen yer alıyor; bazen yalnızca bir kadın komedyen oluyor. Daha en başından bu kadar az temsil edilmek, görünürlük alanlarının da eşitsiz kurulmasına yol açıyor. Kadın komedyenler kendilerini göstermeye başladıklarında ise “Bir kadına göre komiksin” gibi cinsiyetçi sözlerle karşılaşabiliyor. Sanki komik olmak ya da güçlü bir mizah duygusuna sahip olmak erkeklere özgüymüş gibi bir algı hâlâ sürüyor. Çoklu stand-up gecelerinde de benzer bir tablo var, beş erkek komedyenin yanında bir kadın komedyen yer alıyor. Line-up oluşturulurken “Bir gecede bir kadın komedyen yeter” denildiğini duyan pek çok arkadaşımız var. Bu yaklaşım, kadın komedyenlerin daha az sahne almasına ve kariyerlerinin başından itibaren eşitsiz koşullarda ilerlemesine neden oluyor. Kadınlar yalnızca sahne sayısındaki eşitsizliklerle değil ciddiye alınmama, küçümsenme, sınır ihlalleri, sözünün kesilmesi ve sürekli kendini kanıtlama baskısıyla da karşı karşıya kalıyor. Bu nedenle komedyen kadınların bir arada olması, birbirine alan açması ve dayanışmayı büyütmesi bizim için çok önemli.

Kadın ücretleri daha düşük

Sektörünüzde, eş değerde işe eşit ücret var mı? Kadın işçiler erkek işçilere göre daha uzun saat çalışıyor mu? Yöneticiler daha çok kadınlar mı erkekler mi? İşe alım süreçlerinde kadınlara cinsiyetçi sorular soruluyor mu?

Susma Bitsin olarak bulunduğumuz sektörlerde eşit işe eşit ücretin sağlandığını söylemek ne yazık ki mümkün değil. Kadınlar aynı işi yapmalarına rağmen daha düşük ücretlerle çalıştırılabiliyor ve ücret pazarlığında daha dezavantajlı bir konuma itilebiliyor. Çalışma saatleri açısından da kadınların yalnızca işyerinde değil, görünmeyen emek alanlarında da daha fazla yük taşıdığını görüyoruz. Bu da daha uzun ve daha yorucu bir çalışma deneyimine yol açıyor. Bununla birlikte kadınlar yalnızca emekleriyle değil, yaşları ve fiziksel görünümleri üzerinden de ayrımcılığa maruz bırakılıyor. Erkekler daha geniş bir hareket alanına sahipken, kadınlar daha erken yaşlarda kalıplara sıkıştırılıyor ve sınırlı temsillere yönlendiriliyor. Yöneticilik, karar alma ve kaynak dağıtma mekanizmalarında da erkek egemenliği belirgin biçimde sürüyor. İşe başlarken ya da iş ilişkisi kurulurken kadınlara medeni durumları, yaşları, dış görünüşleri ya da “uyumlulukları” üzerinden cinsiyetçi sorular yöneltilebildiğini de biliyoruz. Bu eşitsizliklerin ortadan kalkabilmesi için şeffaf ücret politikalarının oluşturulması, ayrımcılıktan arındırılmış işe alım süreçlerinin kurulması, karar mekanizmalarında eşit temsilin sağlanması ve denetlenebilir çalışma koşullarının hayata geçirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

“Birçok şiddet biçimi iç içe geçmiş vaziyette”

Sektörünüzde kadın işçilere yönelik şiddet türleri nelerdir? Şiddete, kötü çalışma koşullarına, baskıya, mobbinge karşı susmamak, sessiz kalmamak neden önemlidir?

Sektörümüzde kadın işçiler; psikolojik, fiziksel ve cinsel şiddet ile tacizin yanı sıra mobbing, ayrımcılık ve güvencesiz çalışma koşullarıyla karşı karşıya kalıyor. Hakaret, küçümseme, itibarsızlaştırma, işten dışlama, görünmez kılma ve ekonomik baskı gibi birçok şiddet biçimi çoğu zaman iç içe geçerek varlığını sürdürüyor. Bu nedenle şiddeti yalnızca bireysel değil, aynı zamanda yapısal bir sorun olarak görüyoruz. Şiddet ve kötü çalışma koşulları karşısında ses çıkarmanın elbette önemli olduğunu ancak her maruz bırakılanın konuşabilecek koşullara sahip olmayabileceğini de biliyoruz. Bu nedenle çözümü yalnızca “konuşmak” üzerinden kurmanın yeterli olmadığını düşünüyoruz. Asıl ihtiyaç, güvenli ve eşit çalışma ortamlarının kurulması ve bu ortamların sürdürülebilir biçimde korunmasıdır. Bunun da ancak kolektif sorumlulukla mümkün olacağını düşünüyoruz. Kurumların, yöneticilerin ve sektörde yer alan herkesin şiddeti ve tacizi görmezden gelmeyen, faillere alan açmayan ve dayanışmayı büyüten bir tutum alması gerekir. Güvenli alanların ancak bu ortak sorumlulukla inşa edilebileceğini vurguluyoruz.

“Tarafsızlık eşitsizliği yeniden üretir”

Güvenilir çalışma ortamlarının oluşturulması için neler yapılmalıdır?

Şiddetin en büyük dayanaklarından biri inkâr, sessizlik ve toplumsal görmezden gelmedir. Bu nedenle şiddet faillerine sahne vermenin, suçu normalleştiren ve maruz bırakılanları bir kez daha yalnızlaştıran bir sonuç doğurduğunu düşünüyoruz. Hakkında ciddi şiddet beyanları bulunan birini görünür kılmaya devam etmek, açıkça şu mesajı üretir: “Bunları duyduk, biliyoruz, ama yine de bunu sorun etmiyoruz.” Bunun basit bir ihmal değil, politik ve kurumsal bir tercih olduğunu düşünüyoruz. Bu noktadan sonra mesele yalnızca faille sınırlı kalmaz, ona alan açan mekanizmalar da bu tablonun parçası haline gelir. Bir organizasyon, hakkında ciddi beyanlar bulunan birini sahneye çıkarıyorsa, yalnızca bir program tercihi yapmış olmaz aynı zamanda nasıl bir güvenlik anlayışını benimsediğini de ortaya koymuş olur. Kimi merkeze aldığı, kimi gözden çıkardığı ve hangi bedelleri görünmez saydığı da burada açığa çıkar. Faile alan açmanın neden tehlikeli olduğunu da burada görüyoruz çünkü fail çoğu zaman zaten belli bir güce, çevreye ve görünürlüğe sahip kişidir. Korunmaya ihtiyacı olan fail değil şiddete maruz bırakılanlardır. Buna rağmen fail merkeze alınıyorsa, burada tarafsızlıktan değil, güçten yana kurulmuş bir tutumdan söz etmek gerekir. “Tarafsızlık” adı altında kurulan bu pozisyon, çoğu zaman var olan eşitsizliği yeniden üretir.

“Biz yalnızca işimizi yapıyoruz”, “biz yargı mercii değiliz” ya da “sanatı kişiden ayırmak gerekir” gibi söylemler, çoğu zaman sorumluluktan kaçmanın araçlarına dönüşmektedir. Oysa burada tartışılan şey sansür değil güvenli çalışma ve üretim alanlarının nasıl korunacağıdır. Şiddet beyanlarını yok sayarak faillere görünürlük sağlamak, sanatsal özgürlük değil kurumsal sorumsuzluktur. Güvenilir çalışma ortamları, açık etik ilkelerle, şeffaf başvuru ve değerlendirme mekanizmalarıyla, beyanları ciddiye alan bir yaklaşımla, bağımsız inceleme ve destek süreçleriyle ve faillere alan açmayan net bir tavırla kurulabilir. Taciz ve şiddet karşıtı politikaların kâğıt üzerinde kalmaması uygulanması, izlenmesi ve ihlal halinde yaptırım doğurması gerekir. Kurumların “sıfır tolerans” ilkesini yalnızca söylem düzeyinde değil uygulamada da hayata geçirmesi gerekir.

Beyanı ciddiye almak

Şiddete maruz kalan kadın işçiler için neler yapılması gerekiyor? Şiddetin son bulması ve faillerin korunmaması için topluma, kamuoyuna, sendikalara, kadın örgütlerine, siyasi partilere, medyaya bir çağrınız var mı?

Öncelikle talebimizin net olduğunu bir kez daha vurguluyoruz: Faillere alan açılmamalı, sahneler, setler, festivaller ve tüm çalışma alanları şiddete maruz bırakılanlarla dayanışmanın zemini haline getirilmelidir. Bu alanlar, faillerin görünürlüğünü sürdürdüğü değil güvenliğin, eşitliğin ve hesap verebilirliğin esas alındığı yerler olmalıdır. Maruz bırakılanların beyanını esas almak bu sürecin ilk ve temel adımlarından biridir. Şiddete maruz bırakılan kadın işçiler için yapılacak en önemli şeylerden biri, suçlayıcı, sorgulayıcı ve şüpheyle yaklaşmadan dinlemektir. “Neye ihtiyacın var?” sorusunu merkeze alan bir yaklaşımın belirleyici olduğunu düşünüyoruz. Yargılanmadan konuşulabilecek güvenli alanlar açmak, maruz bırakılanların suçlanmadığını, yalnız olmadığını ve korunmaya değer görüldüğünü hissettirmek son derece önemlidir. Ancak yükü yalnızca maruz bırakılanların omzuna bırakmak da doğru değildir. Herkes konuşabilecek, ifşa edebilecek ya da süreç yürütebilecek koşullara sahip olmayabilir. Bu nedenle sorumluluk yalnızca konuşan kişide değil kurumlarda, yöneticilerde, meslek örgütlerinde, sendikalarda, izleyicide, kamuoyunda ve medyada da olmalıdır. Şiddetle mücadele, maruz bırakılanların cesareti kadar; çevresindeki yapıların ne kadar sorumluluk aldığıyla da ilgilidir. Dinlemenin ardından kurumların atması gereken adımlar da nettir: Beyanı ciddiye almak, faili bulunduğu alandan uzaklaştırmak, maruz bırakılanın kimliğini ve güvenliğini korumak, psikolojik ve hukuki desteğe erişimini sağlamak ve süreci şeffaf, hesap verebilir mekanizmalarla yürütmek gerekir. Kurumlar, sessizliği koruyan değil; güveni ve adaleti güçlendiren mekanizmalar kurmalıdır.

Sendikalara siyasi partilere medyaya çağrı

Topluma, kamuoyuna, sendikalara, kadın ve LGBTİ+ örgütlerine, siyasi partilere ve medyaya çağrımız şudur: Beyanları ciddiye alın, kurumsal sessizliği kırın ve şiddeti görünmez kılan değil, onunla açık biçimde mücadele eden yapılar kurun. Sendikalar ve meslek örgütleri bu meseleye yalnızca bireysel bir sorun olarak değil, temel bir emek ve güvenlik meselesi olarak yaklaşmalıdır. Medya, beyanları magazinleştiren ya da fail merkezli bir dil kuran değil hak temelli ve sorumlu bir yayıncılık anlayışı benimsemelidir. Siyasi partiler ve kamu kurumları ise kültür-sanat alanı dahil olmak üzere her sektörde şiddet karşıtı mekanizmaları güçlendirmeli, yaptırım süreçlerini işletmeli ve koruyucu politikaları görünür kılmalıdır.

Sahnelerin, setlerin ve tüm çalışma alanlarının failler için değil, şiddete maruz bırakılanlar için güvenli alanlar haline gelmesi gerektiğini bir kez daha vurguluyoruz. Çünkü eşit ve güvenli çalışma yaşamı ancak bu ortak iradeyle mümkündür. Dayanışmayı büyütmek, sessizliği kırmak ve faillere alan açmayan bir sektör kurmak hepimizin ortak sorumluluğudur.

Fotoğraf: Bianet

 

Yazarın Diğer Yazıları

İlginizi Çekebilir

Son Yazılar