Depremzede kadınlar ‘yarın’dan endişeli: “Ya bir ay sonra kimse yüzümüze bakmazsa…”

Defne’de iki kadınla konuşuyoruz. Çevrelerindeki tüm kadınların endişeli olduğunu anlatıyorlar: “Özellikle yaşlı kadınlar ‘Bir ay sonra yardımlar da kesilir ve kimse bizim yüzümüze bakmaz’ düşüncesinde. Buranın düzelmesi çok uzun zaman alacak. Ya erzak bulamazsak, ihtiyaçlarımızı karşılayamazsak? En çok bunun derdindeler.”
Paylaş:

Hatay’ın Defne ilçesine bağlı Tavla Mahallesi’ndeyiz. Depremde evleri yıkılmayan ama ağır hasar gören, aileleriyle birlikte zor bela buldukları bir çadıra sığınan iki genç kadınla, Emel ve Ayşe’yle* konuşuyoruz.

Onların oturduğu binanın çevresinde çok fazla yıkım olmamış. Bu nedenle gün ağarana dek yıkımın boyutunun farkında olmadıklarını söylüyor Emel. Burada çok eski binaların olduğuna, bu binaların bile ayakta kaldığına dikkat çekiyor.

Eliyle bir binaya işaret ederek “Mesela” diyor; “Şu taraftaki 60 yıllık, ona bir şey olmamıştı. Biz de dedik herhalde Antakya’da da bir şey yoktur. Daha sonra işte gün ağarınca, internet biraz çekmeye başlayınca, biraz daha iletişim kurabilince…”

Önce İskenderun’daki akrabalarının enkaz altında kaldığını öğreniyorlar. Sonra da Antakya ve Samandağ’ın ne durumda olduğunu… Tanıdıklarına ulaşmaya çalışıyorlar ama “şebekeler öyle kötü ki” hat düşüp duruyor, bir türlü iletişim kuramıyorlar:

“Şebeke son bir haftada düzeldi. Ondan önce kimse bize ulaşamıyor, biz kimseye ulaşamıyoruz. Mesela bir tanıdığımız şehir dışından erzak getirdi bizim için; ama bize ulaşamadı, başkasına vermek zorunda kaldı. Şehir dışındaki tanıdıklarımızla anca bir hafta sonra ‘Biz iyiyiz’ diye konuşabildik.”

“Arkamızda bir ev var, dışarıda kalıyorlar hâlâ. Çadırları yok. Onlar bizden istediler, biz başkasından istiyoruz. Öyle garip bir döngü işte… Herkes birbirinden çadır istiyor.”

Ailemden haber alamadım

Ayşe de çok tepkili bu konuda. Deprem sırasında Hatay’da değilmiş. Telefonlar çekmediği için bir türlü haber alamamış ailesinden, yakınlarından; haliyle çok endişelenmiş:

“Buradaki hiçbir insana, aileme ulaşamadım, şebeke problemi yüzünden. Sonrasında da zar zor iki kelime duyup oturduğum yerden ilaç göndermeye çalıştım anneme. Şehre sivil girişleri durdurdular, dört beş gün beklemek zorunda kaldım. Hiç uyuyamadım, öyle zordu ki… Bizim erişimimizi kestiler birbirimize, canlarından endişe ettiğim insanlar… Sonrasında da iki kelime duyup, ihtiyaçlarını öğrenip onlara ulaştırmaya çalıştım.”

Annesine ilacı ulaştırmayı başarmış, başka bir takım ihtiyaçları da. “Bunların hepsini kendi imkânlarımla yaptım” diyor ve ekliyor:

“Hâlbuki buraya bütün bunların zaten ulaşması gerekirdi. Bizim bunları düşünmüyor olmamız gerekirdi…”

Hâlâ çadıra ulaşamayan aileler var

Emel, atama bekleyen bir öğretmen. Mahalleye tüm yardımların geç geldiğini anlatıyor. Ve hâlâ çadıra ulaşamayan ailelerin olduğunu…

“Arkamızda bir ev var, dışarıda kalıyorlar hâlâ. Çadırları yok. Onlar bizden istediler, biz başkasından istiyoruz. Öyle garip bir döngü işte… Herkes birbirinden çadır istiyor.”

Ayşe araya giriyor: “Bildiğim kadarıyla zaten şu an herkesi çadır kentlere yönlendiriyorlar. Onun dışında bireysel çadır dağıtmıyorlar. Benim öğrendiğim bu.”

Emel ise aslında depremin beşinci ya da altında gününde AFAD çadırlarının geldiğini ama onların bulunduğu yerde dağıtılmadığını söylüyor:

“Bir baktık ki altı yedi kişide AFAD çadırı var. Hiç bu tarafa gelip çadır dağıtma olmadı yani. Biz sonra kendi imkânlarımızla… Benim şehir dışında kuzenlerim var, onların çabasıyla çadıra ulaşabildik. Halen çadırsız aileler var, bizim akrabalar da var. Kanser hastası adam çadır bulamadı mesela, başkasının evine sığınmak zorunda kaldılar. Çadır çok sıkıntılı burada.”

Kadınlar tüm gün koşturuyor

Çadırda ilk günlerde 22-23 kişilermiş, sonrasında olanağı olan gitmiş, 10 kişi kalmışlar. İçlerinde bebekler de var. Yemek, temizlik, çocuk bakımı yine kadınlarda:

“Başta 20 küsur kişinin işini de üç kadın yapıyordu, şu an 10 kişinin işini de üç kadın yapıyor. Mesela yengem… Her sabah kalkıyor, burada kuyu suları var. Kuyu suyu da çok kötü yani, çok kirli. Önce o suları kaynatıyor bulaşıkları yıkamak için. Yemek pişirmek için ilk başta tüp kullandık, onlar bitince odun ateşi… Onu yakmak zorunda kalıyor. Gerçekten her şey onun üstüne kaldı şu an. Aman su kaynatayım, su çekeyim kuyudan, bulaşıkları yıkayayım, kahvaltı hazırlayayım, yemek yapayım… Tüm gün koşturuyor. Biz de kendisine yardımcı oluyoruz ama çok zor yani…”

Emel, bu şartlarda en basit işlerin bile çok zahmetli hale geldiğini dile getiriyor:

“Üç tane kaşık yıkayacağız mesela… Önce kuyudan su çıkarıyoruz, suyu kaynatıyoruz, sonra biraz soğumasını bekliyoruz. Yıkıyoruz bulaşığı o suyla, sonra onları temiz bir alana götürmeye çalışıyoruz, gerçi temiz bir alanımız da yok şu an. Böylece 10 dakikalık işi iki saatte anca bitirebiliyoruz.”

Peki, erkekler sürmüyor mu ellerini hiçbir işe? “Şey yani, destek olmaya çalışıyorlar” yanıtını veriyor; “Ama tabii onların… Onlar da gece nöbet tutmak zorunda bu arada. Çünkü gerçekten hırsızlık falan çok oldu, komşuların evine girmeye çalıştılar. Bir de elektrik yoktu ilk başta. Sabah beşlere altılara kadar nöbet tuttular.”

Kimse uyuyamıyor

Nöbet demişken… Kadınların gece uyuyup uyuyamadıklarını merak ediyoruz. Emel “Yok” diyor; “Başta deprem korkusundan uyuyamıyordum, şimdi ise soğuktan. Buz gibi içerisi. Soba yaktık kendimiz, ateş yakmaya çalışıyoruz ama ısıtmıyor içeriyi. Artık ayak ağrımızdan uyuyamıyoruz. Kimse uyuyamıyor yani. Sağlık sorunları da başlıyor sanırım.”

Temizlenememekten değil, soğuktan kaynaklı sağlık sorunları yaşadıklarını belirtiyorlar. Temizlik konusunda biraz daha şanslılar. Kuyudan su çekiyorlar, bir de karşı komşularının müstakil bir evi var, oradan yararlanıyorlar.

Güvenlik konusunda da çok fazla sıkıntı yaşamıyorlar, çünkü herkes birbirini tanıyor. Ayşe, “Biz bu mahallede, şehir merkezine kıyasla en azından birbirimizi biliyoruz, birbirimize güveniyoruz. O yüzden burası, kendimizi biraz daha iyi hissettiğimiz, kendi imkânlarımızla bir şeyleri daha çok başarabildiğimiz bir yer. Yani bugün bu yemeği yapabildik mesela. Merkezdekilerin daha çok desteğe ihtiyacı var” ifadelerini kullanıyor.

“Üç tane kaşık yıkayacağız mesela… Önce kuyudan su çıkarıyoruz, suyu kaynatıyoruz, sonra biraz soğumasını bekliyoruz. Yıkıyoruz bulaşığı o suyla, sonra onları temiz bir alana götürmeye çalışıyoruz, gerçi temiz bir alanımız da yok şu an...

Sürekli tetikteler: Yarın ne olacak?

İki genç kadına, ailelerindeki ya da çevrelerindeki kadınların bu süreci nasıl deneyimlediğine dair gözlemlerini soruyoruz. Yaşadıkları travmayla nasıl baş etmeye çalıştıklarını örneğin… Emel, “Şu anda temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştıkları için henüz ona sıra gelmedi. Onu düşünemiyorlar. Tamamen karınlarını doyurma… Ama sonrasında kesinlikle bir psikolojik destek gerekiyor yani, paranoyak olduk hepimiz;  sürekli sallandık mı, sallanıyor muyuz, yine deprem olacak mı? Hiçbirimizin düzeleceğini sanmıyorum destek olmadan” diye konuşuyor.

Ayşe ise şu gözlemini paylaşıyor:

“Kadınlar, bir şeylere erişemeyeceklerini düşündükleri için sürekli tetikteler. Ne yardım gelecek, ne yapacaklar, nasıl olacak? Sonrasını çok fazla düşünüyorlar; çünkü muhtemelen güvenmiyorlar. İleride bir şeylere erişip erişemeyeceklerinden emin değiller, emin olmadıkları için de sürekli tetikteler.”

Emel de katılıyor bu tespite. “Özellikle de yaşlı kadınlar” diyor; “Onlar hiçbir şeye ulaşamayacaklarını düşünüyorlar. ‘Bir ay sonra yardımlar da kesilir ve kimse bizim yüzümüze bakmaz’ düşüncesindeler. Oysa buranın düzelmesi çok uzun zaman alacak. Ya erzak bulamazsak, ya ihtiyaçlarımızı karşılayamazsak? En çok bunun derdindeler.”

Göçmenlerden sonra sıra kimde?

Yarına dair belirsizlik, yalnızca sözünü ettiği kadınlarda değil, Emel’de de kaygı yaratıyor. Ataması yapılmadığı için depremden önce de gelecek kaygısı yaşadığını, depremin ise bunu başka bir boyuta taşıdığını anlatıyor:

“Eskiden tek sorunum şuydu: Atanabilecek miyim? Atanırsam kendi geçimimi sağlarım. Aileme destek olmak adına bir çabam vardı. Ama şu anda hiçbir şey bilmiyorum. Bugünü geçiriyoruz evet ama yarın ne olacak? Deprem iki dakikada bizim hayatımızı yerle bir etti, alt üst etti. Bir ay sonrasını değil, bir gün sonrasını bile düşünemiyorum artık.”

Son olarak bölgede tırmanan ve tırmandırılan göçmen karşıtlığına geliyor konu. Kadınlar, göçmenlerin hedef olmasından rahatsızlar. Buna bir ‘dur’ denilmezse yarın öbür gün şiddetin başka kesimlere de yönelebileceğini düşünüyorlar. Ayşe, şu ifadeleri kullanıyor:

“Bizim bölgemizde Suriyeli çok fazla olduğu için önce göçmenleri ötekileştirdiler. Yani onların nüfusu çok fazla olduğu için onlar kurban seçildi. Onlardan sonra sıra kime gelir? Bilmiyoruz. Bu bugün göçmenlere yapılıyorsa belki de sonrasında… Buna acilen son verilmeli.”

*Kadınların talebi üzerine isimler değiştirilmiştir.

Fotoğraf: Bahar Gök

Paylaş:

Benzer İçerikler

Üç yıldır yayın hayatını sürdüren kadınların ücretli, ücretsiz emek deneyim, talep ve direnişlerini dile getirmek için hak haberciliği yapan sitemiz Kadınİşçi, Metin Göktepe Jüri Özel Ödülü’ne layık görüldü. Yolumuzu aydınlatan ve halkın, sınıfın gerçeklerini aktarırken yaşamını yitiren Metin Göktepe’yi saygıyla anıyoruz.
Yoksulluğa, erkek şiddetine, savaşa, emek sömürüsüne karşı sokakları terk etmeyeceklerini vurgulayan kadınlar, “Haklarımız, hayatlarımız için mücadelemizi büyüteceğiz” dedi.
6 Şubat depreminin birinci yılındayız. Bu büyük felakette 11 ilde binlerce insan yaşamından olurken, devlet geride kalanların hayatını kolaylaştıracak hiçbir şey yapmadı. İnsanlar çoğu zaman dayanışma ile ayakta kaldı. Depremin her türlü yükünü çekmek zorunda kalan kadınların sorunlarına kulak verenler ise yine kadınlardı. Bölgede çalışma yürüten Kadın Savunma Ağı,  Afet İçin Feminist Dayanışma, Mor Dayanışma, Kadın İşçi’den arkadaşlarımızla kadınların dertlerini, deneyimlerini konuştuk.
Düşük ücretler, ağır çalışma koşulları, yoksullaşma 2023’de kadın işçi yaşamına damgasını vurdu. Grev ve direnişlerde kadın işçiler en öndeydi. Kadınların kadın işçilerin mücadelesi 2024’te de devam edecek. Herkese mutlu ve dayanışma dolu bir yıl diliyoruz.
İçeriklerimizi kaçırmamak için e-posta bültenimize ücretsiz abone olun!