“Topkapı’nın sıradan bir dansözden farklı, önemli, iyi bir dansçı olduğundan söz edilirdi. Bedeninin her bir parçasını ustalıkla kıvırması, esnekliği, müzikle bedeninin bütünleşmesi maharet işiydi gerçekten de. Dans etmenin, dansözlüğün hakkını fazlasıyla veriyor, dansa adeta yeni bir boyut katıyor, ekran başında da olsa izleyenleri büyülüyordu.”

“Bir özne olmak sahip çıkmam gereken politik bir haktır”
(Roland Barthes, Camera Lucida)
Nesrin Topkapı’yla ilgili anımsadığım ilk şey 1980 yılların yılbaşı gecelerini televizyonun karşısında geçirmiş birçok kişi gibi benim için de saat 24.00’de televizyona çıkmasını beklemekti. Yeni yılın dans ederek, oynayarak, neşe içinden geçmesi için yapılan ritüelin en önemli bölümüydü beklemek. Hatta onu ekranda seyretmekten daha heyecanlıydı, özellikle biz çocuklar için. Sanırım yetişkinlerin hevesle ekran karşısında yerlerini alışlarını görmek, dans başladığında sessizliğe kapılıp ipnotize olmuşçasına ekrandan yansıyan görüntülerden kendini alamamalarına tanık olmak, ardından uzun uzun Nesrin Topkapı’nın dansı üzerine konuşmaları heyecanlandırıyordu bizi. Topkapı’nın sıradan bir dansözden farklı, önemli, iyi bir dansçı olduğundan söz edilirdi. Bedeninin her bir parçasını ustalıkla kıvırması, esnekliği, müzikle bedeninin bütünleşmesi maharet işiydi gerçekten de. Dans etmenin, dansözlüğün hakkını fazlasıyla veriyor, dansa adeta yeni bir boyut katıyor, ekran başında da olsa izleyenleri büyülüyordu.
Nesrin Sipahi, Neşe Karaböcek, Arzu Okay, Bergen gibi sahne sanatçılarının, artistlerin biyografilerinin/oto biyografilerinin/ oto kurmacalarının/portrelerinin yazılıyor olması ya da onlarla söyleşi yapılması çok sevindirici. Belli bir dönemde bu anlatıların ortaya çıkması birbirlerinden güç aldıkları anlamını da taşımakta. Yaşam anlatısı diyebileceğimiz bu yazın türü aracılığıyla, 1960’lardan günümüze, kadınların tanıklığı ve anlatısıyla bir dönemin karşı tarihi de yazılmış oluyor bir bakıma. Muazzez Abacı’yı kaybettikten sonra derli toplu bir biyografisi olmadığı için hayıflanmıştım. Hasan Heybetli’yle yaşadıkları üzerinden hakkında oldukça konuşulmuş, “Türkiye’deki bütün hapishaneleri dolaştım” sözü yönetmen Zeki Demirkubuz’un, Kader filmindeki repliklerinden biri olmuştu. Abacı’nın da kendisiyle ilgili anlatacağı kim bilir ne kadar çok şey vardı!
1951 yılında dünyaya gelen ve Beyoğlu’nda büyüyen Nesrin Topkapı’nın çocukluğu, anne ve babası tiyatrocu olduğundan haliyle kulislerde, turnelerde geçer. Babasını kaybettikten sonra çalışmak zorunda kalır ve 15 yaşında sahneye çıkar. O da tıpkı diğerleri, Neşe Karaböcek, Arzu Okay, Bergen gibi çocuk işçidir.
Kitaptaki anlatısında seyrettiği filmler, sahnede izlediği dönemin ünlü şarkıcıları, mekânlar, dostluklar, özellikle kadın dostlukları (örneğin Nil Burak’la olan dostluğu), müzikler büyük yer tutmakta. Ayrıca oryantal dansın Türkiye’deki sürecini önemli isimlerden de örnekler vererek, bir bakıma kayıt da tutarak anlatır. Dansı hep çok sever Topkapı: “Mendil sallamak büyük bir devrimse, dans etmek de kahramanlık. Dans, ateşi bulma sevincinden zıplamaktır, doğan yeni baharı kutlamaktır, evlenen çiftlere bereket ve çocuk bahşetmek için dansçının göbeğine dokunularak alınan iyi enerjidir, barıştır. O bir dildir. Bedenler ülkesindeki ilk kültürel, yöresel ortak dil” (s.48).
Sözü geçen anlatıların diğer bir ortak noktası, özellikle Arzu Okay ve Nesrin Topkapı’da bütün açıklığıyla ile anlatılan yaşadıkları erkek şiddeti ve tacizlerdir.
Sahnede, çocukluğundan itibaren ön planda yer almış performans sanatçılarının renkli dünyalarının ardındaki zorlu yaşamı görünür kılmaya çalışmak, sahnenin ardındaki perdeyi aralamak özellikle de kadınlar söz konusu olduğunda sancılı bir süreç. Ancak yazma süreci tamamlandığında politik bir metinle karşı karşıya kalırız. Yaşamların yazıya aktarılmasıyla bireysel olanın politikleştiğini görürüz. Erkeklerin baskın dünyası altında kadınların eril kuşatmayla başa çıkabilmek için geliştirdikleri direniş mekanizmaları, taktikler, satır aralarından bize gülümseyen kadın dayanışması, dostluk örnekleri yol göstericimiz, umudumuz olur.
Kadınların yaşam anlatılarının erkeklerinkinden farkı kanımca okurken ses ve renkleri duyumsayabilmemizdir. Seslerinin tınısını kulaklarımızla işitebiliriz, anlattıkları mekânları, nesneleri, yaşadıkları duyguların renklerini zihnimizde canlandırabiliriz. Konuştukça ve yazdıkça ortaklaşırız. Sesimiz çoğalır. Kendimizi ve birbirimizi buluruz.
Fotoğraf: Doğan Kitap










