“sanat insanlığın en önemli değerlerinden biri, akademik üretim de çok önemli. ama dünyanın bunlar aracılığıyla dönüştürülebileceği fikri doğru değil. dünya, kelimenin genişletilmiş tanımıyla politikayla yani bir politik grupta yer almaktan sendikal faaliyete, sığınmaevi kurmaktan çevre eylemciliğine uzanan yelpazede politik eylemlilikle değişebilir. dünyada görmeyi umut ettiğimiz değişimin parçası olmak başka türlü mümkün değil.”

son zamanların çok konuşulan, ödüllü filmi sarı zarflar’ın bana düşündürdüklerini yazmak istiyorum. filmi izlememiş olup izlemeyi düşünenlerin seyir keyfini kaçıracak ayrıntılar vermemeye çalışacağım.
bu yazı bir “sinema eleştirisi” değil, bu benim haddim de değil ama yine de şunu söylemeye hakkım var bence: bir kurgu eser, -özellikle yakın- tarihte yaşanmış bir olguyu ele alıyorsa belli bir gerçekçilik beklemek hakkımız, benzer bir şeyi yine yakın zamanda izlediğimiz kurtuluş için de söyleyebiliriz, onun birçok ayrıntılı eleştirisi yapıldı zaten. bu sadece bir gerçeğe sadakatle ilgili değil, o tarihi bizzat yaşamış izleyicinin yabancılaşmamasını sağlamak için de gerekli. bu anlamda, örneğin, ankara’da khk’lılar arasında, “maocu kadriye” diye anılan birinin bulunması gerçekçi değil.
yönetmenler filmi, bir aile hikâyesi olarak tanımlıyor. doğru olabilir, hayatın zorlukları sadece evlilik değil, arkadaşlık gibi ilişkiler için de birer sınav ve dağılmalar, kırgınlıklar, kopmalar olabiliyor ve açıkçası bu pek ilginç bir tema değil. ama bence filmin türkiye entelijensiyasıyla ilgili söyledikleri ilginç ve üzerinde durulmaya değer.
filmin kahramanı olan khk’lılardan biri devlet tiyatrosunda çalışan bir oyuncu, diğeri tiyatro bölümünde ders de veren bir oyun yazarı. yani daha çok sanat alanından insanlar.
khk sürecinden sonra, özellikle barış akademisyenleri arasında, attıkları -bence de çok değerli olan- adımın, türkiye’de barış konusunda en önemli adım olduğunu ima ve iddia edenler çıktı, açıkçası bu karşıma çıktığında hâlâ şaşırtıyor beni. fakat yine de, akademide, sarı zarflar’ın kahramanları kadar kendilerini önemseyenlerin olduğundan, emin değilim, varsa en hafif ifadeyle çok ayıp ediyorlar. kaleme aldıkları bildirilerde filmdeki gibi, işlerinden olmanın yanı sıra, toplum içindeki konumlarını kaybetmekten de bahsettiler mi, hatırlamıyorum. ama bunların abartı olabileceğini hesaba katsak bile filmde bu noktaya yapılan vurguların anlamsız olduğunu düşünmüyorum.
ayrıca zaman zaman gündelik hayatımızda da karşımıza çıkan, “sadece bizimkiler iyi insan” fikrini ya da daha doğru bir ifadeyle kibrini, toplumun kalanından uzak ve kopuk, kendimize benzeyenlerden oluşan bir balonda yaşama tercihini de sarı zarflar’ın başarıyla sorguladığını düşünüyorum.
değişimi anlamak
dünyanın gidişi üzerine sayfalarca okumuş ve belki yazmış bu insanların, başlarına gelenle ilgili, 14 yaşındaki bir çocuğun görebildiklerini görememesi ihtimali var mı? bilmiyorum ama bugün gerçek hayatımızda, örneğin yargının durumu belliyken, hâlâ onlarca konuda, güvenle, yargı yoluna gideceğini ifade edenleri gördükçe, yoktur da diyemiyorum.
eğitimin, bilginin ve akademik konumun kendisini yasalar, toplumda egemen olan düşünce kalıpları ve daha birçok şey karşısında koruyabileceğine inanmak, o yasaları ve toplumun düşünce yapısını değiştirecek bir faaliyet içine girmeden sadece cesaretle açıklanabilir mi? bunu da bilmiyorum.
dünyayı kurtarmak
bana filmin düşündürdüğü esas meseleye gelmek istiyorum.
eğer “dünyayı kurtarmak” diye bir olgu varsa bile entelektüelin, sanatçının görev alanında bulunmadığını düşünüyorum. ama filmde tam böyle geçtiği için bu ifadeyi kullandım. toplumsal dönüşüme hem sanatçının hem de entelektüelin katkısı olabilir tabii ama bu, ekmeğini kazanmak için yürüttüğü faaliyetin bir parçası olamaz. kapitalizmin bugün geldiği aşamada emeğine yabancılaşmadan hayatını kazanmak kimse için mümkün değil.
geçmişte kapitalizm yine kapitalizmdi ama örneğin, bugün müzik endüstrisinin müzisyenler üzerindeki kontrol ve baskısı, geçmişte bu boyutta değildi. aynı şekilde, yazarların fotoğraflarının reklam panolarında görülmediği yıllarda edebiyatçının güzel ya da yakışıklı olması ihtiyacı yoktu. böyle çok örnek sayabiliriz, insanlar bunların farkında olarak üretme ve ayakta kalma stratejileri geliştiriyor.
bugün, dünyanın her yerinde akademide anlatılabilecek sınıf mücadelesinin, feminizmin sınırları var. ingilizce gibi, daha fazla insanın okuyup anlayabildiği dillerde yazanların şansı biraz daha fazla ama politik olarak belli sınırları aşan metinleri yazarak geçimini sağlamak çok az sayıda insana mahsus.
sanat insanlığın en önemli değerlerinden biri, akademik üretim de çok önemli. ama dünyanın bunlar aracılığıyla dönüştürülebileceği fikri doğru değil. dünya, kelimenin genişletilmiş tanımıyla politikayla yani bir politik grupta yer almaktan sendikal faaliyete, sığınmaevi kurmaktan çevre eylemciliğine uzanan yelpazede politik eylemlilikle değişebilir. dünyada görmeyi umut ettiğimiz değişimin parçası olmak başka türlü mümkün değil. sarı zarflar’ın bana düşündürdüğü bu oldu.

yazıyı, khk’lara karşı en önemli ve etkili mücadele olan yüksel direnişi’ni ve o direniş vasıtasıyla tanıdığımız, beş yılı aşkındır cezaevinde olan ve adı serbest bırakılması talep edilenler listelerine bir türlü girmeyen nuriye gülmen’i hatırlayarak bitireyim.
Ana Fotoğraf: T24










