Şantiyede ücret eşitsizliğinden mobbinge, evde bitmeyen bakım yükünden inşaat sektöründe kadın emeğinin nasıl değersizleştirildiğine ve buna karşı büyüyen dayanışma arayışına dek… Dev Yapı-İş Sendikası Kadın Meclisi’nden kadınlar anlattı.

Betonun, demirin ve riskin ortasında yükselen inşaatlar; kadınlar için yalnızca ağır çalışma koşulları değil, sistematik bir dışlanma rejimi anlamına da geliyor. Aynı işi yapan erkek meslektaşıyla eşit ücret alamayan, “tek kadınsın zaten” denilerek en temel ihtiyacı olan tuvalet talebi reddedilen, mimar olmasına rağmen sekreterya ve servis işlerine itilen kadınlardan dinledik. Şantiyede ücret eşitsizliğinden mobbinge, evde bitmeyen bakım yükünden taşeron düzeninin parçaladığı örgütlenme zeminine kadar uzanan bu söyleşide; inşaat sektöründe kadın emeğinin nasıl değersizleştirildiğini ve buna karşı büyüyen dayanışma arayışını Dev Yapı İş Sendikası Kadın Meclisi üyeleri anlatıyor.

Şantiyede cinsiyetçi iş bölümü ve ücret eşitsizliği
İnşaat sektörü, hâlâ “erkek işi” olarak kodlanıyor. Bu kodlama, işe alımdan ücret politikasına, terfiden gündelik iş bölümüne kadar her alanda etkisini gösteriyor.
Derya, şantiyelerde erkek çalışanların öncelikli tercih edildiğini, aynı işi yapmalarına rağmen kadınların daha düşük ücret aldığını anlatıyor. Ücret itirazına verilen yanıt ise tabloyu özetliyor: “O aile geçindiriyor.” Kadınların emeği, medeni durumundan bağımsız biçimde “yedek gelir” olarak görülüyor. Eşdeğerde işe eşit ücret talebi çoğu zaman karşılık bulmuyor; terfilerde de benzer bir eşitsizlik yaşanıyor. Kadın çalışanlara meslek dışı işler yüklenmesi yaygın bir başka ayrımcılık biçimi. Dosyalama, muhasebe, telefonlara bakma, çay servisi gibi işler kadınların asli sorumluluğuymuş gibi dayatılıyor. Şantiyelerin fiziksel koşulları da kadınlar düşünülerek düzenlenmiyor; kadınlara ait tuvalet ve soyunma alanlarının bulunmaması hâlâ sıradan bir uygulama.
Hande, genç bir mimar olarak mesleki yeterliliğinin ve otoritesinin sürekli sorgulandığını, şantiye denetimlerine erkek mühendislerin gönderildiğini aktarıyor. İtiraz ettiğinde ise dışlanma ve baskıyla karşılaşmış; sonunda işten ayrılmak zorunda kalmış. Kadınların belirli alanlarla sınırlandırılması ve sekreterya işlerine itilmesi, açık bir mobbing biçimi olarak karşımıza çıkıyor.
Elif ise sektörün baştan aşağı cinsiyetlendirilmiş yapısına dikkat çekiyor. Açık hava, ağır çalışma koşulları ve yüksek risk gerekçe gösterilerek kadınların bu alanda çalışamayacağı varsayılıyor. Oysa kadınlar tüm zorluklara rağmen üretimin içinde yer alıyor. Elif, ilk çalıştığı projede “işi ne zaman bırakacak” beklentisiyle izlendiğini, şantiyede tek kadın olduğu için sürekli meraklı gözlerin hedefi olduğunu anlatıyor. Kadın tuvaleti talebi “tek kadınsın” denilerek reddedilmiş. Erkek meslektaşıyla eşit ücret almamış ve sürekli kendini kanıtlama baskısı hissetmiş.
Armanç da kadınların ucuz işgücü olarak görüldüğünü, yönetici pozisyonlarının çoğunlukla erkeklere layık görüldüğünü vurguluyor.
Evde bitmeyen mesai: Çifte yük
Kadınlar için mesai, şantiye çıkışında sona ermiyor. Derya, işten sonra evde yemek, temizlik ve bakım sorumluluklarını üstlendiğini; hasta babasının ve lisede okuyan bir genç kızın bakım yükünün de omuzlarında olduğunu söylüyor. Dinlenme, okuma ve kendine zaman ayırma imkânı giderek daralıyor.
Elif, haftada altı gün süren yoğun çalışmaya ev içi emeğin eklenmesi halinde kadınların kendine yabancılaştığını belirtiyor. Çocuk bakımının kamusal, ücretsiz ve nitelikli kreşlerle desteklenmesi gerektiğini vurguluyor. Haftalık çalışma süresinin fiilen 60 saate çıktığı şantiyelerde, sürenin 35 saate düşürülmesi talebini dile getiriyor.
Ev içi emeğin “kadının doğal görevi” sayılması, işyerindeki performans değerlendirmelerine de yansıyor. İş dışı yorgunluk, kadınlar için kolaylıkla “verimsizlik” gerekçesine dönüştürülebiliyor.
İnşaat sektörü, taşeronlaşmanın en yaygın olduğu alanlardan biri. Bu yapı, işçileri parçalara ayırarak ortak mücadeleyi zorlaştırıyor. 2026 Ocak verilerine göre genel sendikalaşma oranı yüzde 14,45. İnşaat sektöründe ise 1 milyon 700 bini aşkın çalışandan yalnızca 52 bini sendikalı; oran yüzde 3 civarında. Kadınların oranı ise çok daha düşük.
Derya, aynı şantiyede onlarca farklı firmaya bağlı işçilerin çalıştığını; ücretlerin, sözleşmelerin ve çalışma sürelerinin farklılaştığını anlatıyor. Kısa süreli ve parçalı çalışma biçimi, işçilerin birbirini tanımasını ve ortak talepler etrafında birleşmesini zorlaştırıyor. Bu da kadın işçilere ulaşmayı ve örgütlemeyi daha da güçleştiriyor.
Ofiste çalışan kadınlarla şantiyedeki teknik personelin ya da temizlik ve yemek hizmetlerinde çalışan kadınların bir araya gelmesi kolay değil. Mesleki ayrımlar, ortak taleplerin görünmesini engelleyebiliyor.
“Sendikal mücadele dayanma zemini”
Hem iş hem ev hem de sendikal faaliyet… Dışarıdan bakıldığında bu tablo, kadınlar için üçüncü bir mesai gibi görünebilir. Ancak kadınlar, örgütlü mücadelenin bir “ek yük” değil, tam tersine ayakta kalma zemini olduğunu söylüyor.
Derya, sendikal çalışmanın zaman açısından yeni bir sorumluluk getirdiğini kabul ediyor ama asıl yıpratıcı olanın yalnızlık olduğunu vurguluyor: “Zaman ayırma açısından evet bir yük daha biniyor ama çalışırken yalnız kalmak bu yükten daha yıpratıcı. Çalışanlar arasındaki rekabet, baskı, mobbing… Bütün ayrımcılıklarla tek başınıza mücadele etmek oldukça yıpratıcı.”
Sınıfsal konumun farkına varmanın ve aynı koşulları paylaşanlarla bir araya gelmenin dönüştürücü olduğunu söylüyor: “Sorunlarla ancak sizinle aynı koşulları paylaşan çalışanlarla bir araya gelerek baş edebileceğinizi gördüğünüzde, bu bir yük olmaktan çıkıyor. Yoksa kendi içinizde boğulursunuz.”
Derya’ya göre bugün çalışma saatlerinden kreş hakkına, emeklilikten sağlık hizmetlerine kadar pek çok başlık işverenler lehine düzenleniyor. “Yasal” olanın her zaman adil olmadığını hatırlatıyor: “Bu haklar için tek başımıza savaşamayacağımızı biliyoruz. Bir araya gelmekten başka şansımız yok. İşçiler ancak örgütlü olursa güçlü olabiliyor.”
Elif örgütlü mücadelenin kendisi için yalnızca sendikal bir tercih değil, yaşamın bir parçası olduğunu söylüyor: “Yaşamın her alanında örgütlü olmak gerektiğini düşünüyorum. Sendikal çalışmalara destek vermek beni hayatta tutuyor, daha fazla mücadele etmemi sağlıyor.”
Kadın Meclisi’nin işleyişini ise kolektif katılım ve aidiyet üzerinden tarif ediyor:
“Kadın üyelerin sendikal faaliyet içinde yer alması, taleplerini dillendirmesi ve bunun mücadelesini sürdürmesi önemli. Şeffaflık ve birlikte karar alma aidiyeti güçlendiriyor. Herkes elinden gelen katkıyı karınca kararınca koymaya çalışıyor.”
Bu sözler, sendikal mücadelenin kadınlar için yalnızca hak arama zemini değil; aynı zamanda yalnızlığa, güvencesizliğe ve görünmezliğe karşı bir dayanma hattı olduğunu gösteriyor.

Mavi yakalı kadınlara ulaşmak
Kadın Meclisi’nin önündeki en önemli başlıklardan biri, temizlik, yemek ve yardımcı hizmetlerde çalışan mavi yakalı kadınlara ulaşmak. Ancak taşeronlaşmanın parçaladığı şantiyelerde bu temas kolay kurulabiliyor değil.
Derya, ilk adımı en yakın halkadan attıklarını anlatıyor: “Öncelikle çevremizdeki, aile ve arkadaş ilişkilerimizden tanıdığımız mavi yakalı kadınlar üzerinden ilişkilenmeye çalışıyoruz.”
Sendikanın geçmişte yürüttüğü hak mücadelelerinin bir bilinirlik yarattığını söylüyor: “Şantiyelerde işçilerin hak alma mücadelesinde kazandığı başarılar mavi yakalı kadınlar tarafından da bilinmemizi sağlıyor. Ücret alacakları için sendikamızla birlikte hareket eden temizlik işçisi kadınlar oldu.”
Ancak Kadın Meclisi kurulmadan önce bu ilişkilerin erkek sendikacılar üzerinden yürütüldüğünü hatırlatıyor: “Kadın Meclisimiz henüz yokken bu kadınlarla daha çok erkek sendikacılar ilgileniyordu. Meclis kurulduktan sonra mümkün oldukça biz de dahil olarak çözmeye çalışıyoruz.”
Buna rağmen mevcut çalışmanın yeterli olmadığını açıkça ifade ediyor: “Mavi yakalı kadınları sürekliliği olan bir çalışmanın parçası yapmak için örgütlenmemizi geliştirmemiz gerektiği açık. Her birimiz çalışıyoruz; şantiye şantiye gezip bildirilerle, sohbetlerle kadınlara ulaşma çalışmasını henüz sistematik biçimde yapamadık.”
Şimdilik daha çok kendi çalıştıkları ya da gittikleri şantiyelerde birebir temas kurabildiklerini söylüyor: “Kendi bulunduğumuz alanlarda yapmaya çalışıyoruz ama bunun daha örgütlü, planlı ve yaygın olması gerekiyor.”
Parçalı istihdam, kısa süreli işler ve farklı statüler kadınlar arasında mesafe yaratıyor. Ofiste çalışanla sahadaki teknik personel, teknik personelle temizlik işçisi aynı talepler etrafında kolayca buluşamıyor. Yine de anlatılanlar, ücret, çalışma süresi, bakım hakkı ve insanca çalışma koşulları gibi başlıkların kadınlar arasında güçlü bir ortak zemin sunduğunu gösteriyor.
Kadın Meclisi’nin önündeki görev açık: Parçalanmış şantiyelerde dağınık bırakılan kadın emeğini bir araya getirecek kalıcı temas kanalları kurmak. Çünkü kadınların da söylediği gibi, “bir araya gelmekten başka şans yok.”










