Skip to main contentSkip to footer
Kadın emeğinde bir hafızasızlaştırma örneği:

Aşêfçiler Çarşısı

Aşêfçilik* bir kadın mesleği Diyarbakır’da. Ancak bu kadınların kurduğu Aşêfçiler Çarşısı bir süre sonra ekonominin en yoğun noktalarından birine dönüşünce kadın esnaf buradan sürülüyor. Aşêfçilik geleneğini sürdüren Melek ve burası üzerine belgesel hazırlayan Zelal Sadak ile bu hafızasızlaştırma ve mülksüzleştirme üzerine konuştuk.

Kültür Sanat

Diyarbakır’da Hevsel Bahçeleri’nin bitki çeşitliliğini anlatan bir bitki biyoloğu, burada ot toplayan Sur’un yoksul kadınlarının Aşêfçiler Çarşısı’nı kurduğunu ve yine bölge halkının en yoksul kesimi olan diğer kadınların da alışverişini buradan yaptığını anlatmıştı. “Ama çarşı artık eskisi gibi değil” diye de uyarmıştı. O çarşıyı görmem gerekir, diye düşünerek işe koyuldum. Bana eşlik edip burayı gezdiren kişi, Aşêfçiler Çarşısı’nda artık kadın esnafın kalmadığını, buradaki kadınların genelinin de manifaturacı, “çeyizci” dükkanlarında işçi olarak çalıştığını söyledi. Yine de çarşının içini gezdik.

Suriçi’nde, tarihi mekânların oldukça yoğun olduğu ve kendisinin de bu tarihten nasiplendiği, dar ve kıvrımlı taş bir sokakta kurulmuş çarşı. İsmini aldığı aşêfçilik, kadın mesleği olarak görülen bir iş. Sinema ve belgesel ile ilgilenen siyaset bilimci Zelal Sadak bir röportajında **aşêfçiliği ve çarşıyı şöyle anlatıyor: “Kadınlar, kendi ekonomik bütçelerini yaratmak için, Hevsel Bahçesi’nde aşef yaparlarmış, topladıkları domates, biber, patlıcan ve çeşitli otların temiz ve sağlıklı olanlarını tarla sahibine verirlermiş. Geri kalan çürük sebzeler ise aşêf yapan kadınlara bırakılırmış. Onlar da, bu şekilde kendi ekonomilerini oluşturmak için onları satmaya başlamışlar çarşıda. O dönem kadın aşêfçiler çok olduğundan kendi aralarında bir çarşı oluşturmuşlar.

Şimdi orada yoklar. Ancak şehrin içerisinde hala el arabası ile bu işi yüklenen kadınlar var. Bunlardan biri de Melek. Kentin merkezi caddesinde bulup sohbet ettik kendisiyle. Ardından sohbeti, bu çarşı üzerine “Aşêfçiler, Rüyalar, Otlar”*** isimli deneysel bir belgesel hazırlayan Zelal’le devam ettirdik.

Yedisinde çalıştı, 13’ünde evlendi

Yedi-sekiz yaşlarından itibaren tarlaya, bahçeye çalışmaya giden Melek, yevmiye ile başlamış bu işe. Sonra aşêfçilik (ot toplayıcılığı) yapmaya başlamış. Hevsel Bahçeleri’nde çiftçilerin ektikleri yeşilliği ücretli olarak alıp yine bu bölgede doğal olarak, kendiliğinden yetişen yeşillikleri toplayarak geçimini sağlıyor. Henüz 42 yaşında ve çocuk yaşta çalışmaya başlamasına rağmen ancak iki yıldır kiradan çıkıp kendi evinde oturabildiğinden bahsediyor. Altı çocuğu var. 13 yaşında evlenmiş. Bir ara iş için Antalya’ya gitmişler. Orada da pazarcılık yapmış. Antalya semt pazarında yeşillik satmış.

Antalya’da zaman zaman Kürt olduğu için bazı komşularının kendilerinden kaçtığını ve soğuk davrandığını görmüş Melek. Onlarla iletişim kurmaya çalışmış, hep kendini anlatmış. Sonra ilişkileri güçlenmiş. Ama eşi burada en küçük çocuğu henüz beş aylıkken kanserden yaşamını yitirmiş. Sonra yeniden memleketi Diyarbakır’a dönmüş. Melek o sıralar henüz 33 yaşındaymış. Sonrası daha yoğun bir çalışma. “Hep çalıştım, hep tarladaydım” diyor. Ama memleketini çok seviyor: “Yani hiçbir yer Diyarbakır kadar güzel değil. Toprak gerçek, bereketlidir. Yine buradan geçim olmuyordu.”

“Kolay kolay hastaneye gitmiyorum”

Sabahın altısında yollara düşüyor Melek. Ücretini vererek alıyor bazı yeşillikleri, bazılarını da topluyor. Bazen de telefon açıyor bazılarına, araçla kapısına getirdikleri de oluyor. Sonra tüm gün dışarıda, yeşillik satıyor. Daha önce Aşêfçiler Çarşısı’nda bir tezgahı var iken burada yaşadığı bazı anlaşmazlıklardan sonra Gazi Caddesi üzerinde belediyenin kendisine gösterdiği alanda annesi, babası ile birlikte tezgah açıyor. “Bazıları da el arabası ile Sur’un içinde geziyorum. Zor oluyor. İnan ki akşamları gittiğimde evde kollarım sızlıyor. Ekmek için her şeyi yapıyorum” diyor.

Bunları yaparken evdeki işler de onu bekliyor. “Akşam eve giderken biraz yemek yapıyorum, çocuklara bırakıyorum. Akşam bir bulaşıktır. Sabahları bazen edemiyorum yatağı da kaldırayım. Diyorum ki, ‘çocuklar edemediniz yatağı kaldırsaydınız.’ Hepsini senden bekliyorlar. Yorulsan yorulmasan, ekmek parası için mücadele ediyorum. Yapacak başka bir şey yok. Mesela en küçük çocuğum ufaktı, el arabamın arkasında altını değiştiriyordum. Bir gün dönüp birine demedim ki, bana bir ekmek alın. Gerçekten çok sıkıntılarla geçti. Elhamdülillah yine o şekil kendi çabalarımla ekmeğimi eve götürdüm.”

Melek’in sigortasını da merak ediyorum. Eşinden kalan bir emeklilik maaşı var ama o da çocuklarla bölüşülmüş durumda. Bir kızı da eşinden boşanmış ve bu maaşın bir kısmı da ona gidiyor haliyle. “Umarım olmaz ama diyelim ki, sağlık sorunu yaşadın, hastane işini nasıl yapıyorsun” diye sorunca “Kolay kolay gitmiyorum ki hastaneye. Bir dişten çok çekiyorum, onun için gidiyorum. Diş olmasa hayattan hastaneye gitmem.”

Hevsel rantın hedefinde

Biz tezgahın önünde sohbet ederken sık sık müşteriler geliyor ve onlara da sabırla hep açıklama yapıyor Melek. “Bu nan çûçik’tir, pilava da konur. Bu dolîk’tir, böreği yapılır…” Yaban nanesi, su teresi… Hevsel Bahçeleri’nin bereketli topraklarında ne yetişirse Melek’in tezgahında bulunuyor. Henüz olmayanların ise mevsimi değil, diyor Melek. Yeşilliğin bir kısmını tabağa koyarak satıyor kimisini ise demet halinde. Tabağı da demeti de kırk lira.

Hevsel Bahçeleri mitolojik anlatılarda da Kürt destanlarında da çok yer edinmiş bir alan. Taraçalı yapısı ve Dicle’nin suyu, biyolojik çeşitlilik anlamında oldukça zenginleştirmiş burayı. Ancak Hevsel de rantın ve endüstriyelleşen tarımın hedefinde, tüm bu zenginliğini giderek yitiriyor. Ve hatta Hevsel için tehlike alarmı çalıyor. Şehrin ekolojisini ve kültür yapısını dert eden kurumlar bunun için yıllardır mücadele veriyor. Bu mücadeleler sonucu Hevsel 2015 yılında Diyarbakır Surları ile birlikte UNESCO Dünya Mirası listesine girdi. Ancak şu an başta Dicle Üniversitesi kaynaklı ve çoğu kaçak işletme olmak üzere yapılaşma baskısı, bu listeden çıkarılmasına sebep bile olabilir.

Bu durum Melek’i de etkiliyor. “Su kirleniyor mesela orada. Atık sularla bahçelere su vermek zorunda kalıyorlar. Eskiden camilerin suyu verilirdi. Şimdi bu dokuz senedir, Sur yakıldığından beri o suyu kaldırmışlar. Temiz su çok parayla. Ondan çok zarar görüyorlar. Çok kişi var gözünü açmış bahçede. Bu tarlalarda ticaret ediyorlar. Kendi işini gücünü çoluk çocukla oraya vermişler. Yani onlar çok perişan olur. Mesela ufakken bir iş yaptığında o meslek benim işim oluyor. Yani başka iş yapması mümkün değil.”

“İştar çağırdı, kadınlar buraya geldi”

Melek’in ardından burayla kurduğu ilişki üzerine sohbetimize başladık Zelal’le. Yer aldığı bir projede önce hikaye anlatıcılığı, ardından bu belgesele başlayan Zelal için her şey doküman arayışı ile başlıyor. Çarşının içinde yer alan ve çarşı gibi müdavimleri hep kadınlar olan tarihi bir türbe olan Malik El Ejder Türbesi de bu araştırmanın konusu oluyor bir süre sonra:

“Doküman arayışına girmiştim, soruşturuyordum. Ancak herhangi bir belge ve dokümana ulaşamıyordum. Yerelden bazı yazılarla karşılaşmıştım. Burada bölgede yazanlardan birinin bir yazısına denk gelmiştim. Orada çarşının türbesi üzerine yazıyordu. Aslında oranın İştar Tanrıçası’na ait çok eski bir kadın mabedi olduğunu, İslam’ın buraları fethetmesinin ardından birçok mabet isimlerinin değiştirildiğini ve buranın da Malik El Ejder diye değiştirildiğini yazan bir metindi. Ama sonrasında o metni aradım, bir türlü bulamadım. Bu defa özellikle çevre çeperimdeki kadınlara sormaya başladım. Annem Sur’da yaşamış, büyümüş bir kadın. Ona sordum, ‘biz türbeye gidiyorduk, mum yakıyorduk ve kadınlar doğurganlığı olsun diye, dilekler diliyordu’ diye anlattı.

Bu tamamıyla bir Tanrıça metaforunu çağrıştırıyor zaten. Haliyle ben de Malik Ejder kim diye bir araştırdım. Kim olduğuna dair bir sürü şey var. Ama bu adamın burada ölmediği net. Mısır’da öldüğünü söyleniyor. Burada komutanlık yapmış. O zaman bu türbe ile ilgili bilgi doğru değil. Ben de dedim ki, o zaman hayal gücümü kullanayım burada. Ne olmasını isterdim bu söylenenler üzerinden, diye düşündüm. Ama tabii tamamıyla sadece hayal üzerinden kurmadım. Neden kadınlar bu çarşıya geldi, dedim, İştar çağırdı herhalde. Kadının ot toplayıcılığı, şifacılığı üzerinden kurulmuş; Tanrıçalığa, kadın yaratıcılığına, üreticiliğine uygun bir metafor vardı. İsmi birçok bölgede değişse de Astarto ya da Star, İştar tamamıyla bu coğrafyanın varlığını hep sürdüren bir tanrıça, bir inanç işte. Bu ana tanrıça kültürünün devamının yansıması sanki. Bu böyle hayal ettim ve böyle kurguladım.”

“Çarşı baştan sona kadın esnafla doluydu”

Zelal’in anlattıkları bende şöyle bir düşünce uyandırdı. Tanrıça İştar’ın kadınlar mabedinin erkek bir komutan olan Malik Ejder Türbesi’ne dönüşmesi gibi aslında kadın esnafa ait olduğu bilinen ve müşterilerinin neredeyse tamamının kadın olduğu Aşefçiler Çarşısı da kadın emekçilerin dışında bırakıldığı ve erkek esnafın çarşıyı ele geçirdiği bir alana dönüşüyor. Burada kadınların müksüzleştirilmesiyle ilgili bir durum var aslında. “Senin rüyalar, hafıza ve mekan üzerinden kurduğun anlatıyı bu yönüyle de biraz tartışmak isterim aslında. Bu yönüyle bu hafızanın nasıl bir önemi var?

“Gerçekten de tamamıyla böyle bir denklem var. Buralar İslam tahakkümüne girmiş. O dönemden bu zamana erkek tahakkümü değişmemiş ve devam etmiş. Türbenin ismi değişmiş ama içeride ne var ne yok da kimse bilmiyor. Ve buraya esas kadınlar gidiyor ama içeri giremiyorlar. Benzer bir şekilde bugün çarşının içi tamamıyla manifaturacıların, çeyizcilerin. Esnaf kadındı öncesinde. Burada yine emeğin görünür olmaması ve çalınıyor olması var. Gerçekten bunun adı çalınmak. O cinsel kırılmalar yaşandığında her evrede aynı hikayeyle karşılaşıyoruz. Tam bir hafızasızlaştırma. Aslında mekanın bir hafızası var. O hafızayı, belgeselde de kullanmak istedim, gündüz ve gece metaforuyla. Gece, o hafıza hala var. O kediler, o sokaktaki o sessizlik, o fısıltılar, orada şahit olunan her şey, orada birçok şey hala o hafızaya şahitlik ediyor. Ama o hafızanın anlatılabilir olması için daha sistematik ve politik bir yöntem ve argüman bulmak, ortaya bir doküman, bir belge ortaya çıkarmak lazım.”

Bu proje çalışması için sözlü tarih kaynakları dışında alternatif bulamayan Zelal, burada konuştuğu insanların “Çarşı baştan sona kadın esnafla doluydu” dediklerinden bahsediyor. “Kadınlar burada el arabalarıyla tezgahlarını açmışlar, otlarını, sebzelerini, domatesini, patlıcanlarını vs. Hevsel’den topladıklarını satıyormuş. Bu varmış, bu gerçekmiş. Şimdi hala buna şahit olan insanların gördüğü bir hafıza neden yazılı bir kaynak halinde anlatılmaz? Bu tamamıyla bilinçli bir hafızasızlaştırma yöntemi.”

2015 sonrası: “Kadınlar baskı ve tacizle çarşıdan çıkarıldı”

Hafızasızlaştırma demişken… Buna dair bir yönteme dönüştüğü tartışılan, mekanların ve buradaki kültürün yok edildiği eleştirilerine konu edilen 2015 çatışmaları Suriçi’nin yapısını, Hevsel’deki üretimi de çok etkiledi. Diyarbakır’da yaptığım tüm görüşmelerde buna dair vurgu oldukça güçlüydü. “Bu süreç Melek ve benzer emek süreçlerinde olan kadınları nasıl etkiledi?

“Ben o görüşmeleri yaptığım zaman, Hevsel’e girebiliyordu kadınlar. Hevsel’den o günkü harçlıklarını, geçimlerini, yemek parasını bulabiliyorlardı. Gidip orada biraz pırpar, biraz tuzîk topladığı zaman, bunu sattığında evine parayla gidebiliyordu. Savaş döneminde özellikle bu kuşatma başladığında birçok insan Hevsel’e giremedi. Hele ki kadınlar böyle durumlarda daha çok zorlanır ve engellenir. Uzun bir süre oraya giremediğini Melek Abla da söylemişti. Ardından şehrin, özellikle Sur’un hafızasıyla oynadılar. Ve bu hafızasızlaştırma, yıkma üzerindendi. Melek abla da Sur tarafında yaşıyor hala sanırım. Yoksul, sekiz yaşından beri çalışıyor, onun gibi birkaç kadın daha vardı. Köyden kente göç etmişler. Ve köyden kente göçle beraber ekonomisini üretmek isteyen kadınların oluşturduğu bir gelir alanı olan Hevsel’de başlayıp Aşêfçiler Çarşısı’nda biten o yolun tıkanma süreci var.

2015’te yaşanan bu şehirdeki şiddet, buradaki erkeğe, şehirdeki dinamiğe çok yansıdı. O kadınlar el arabalarıyla ya da tezgahlarıyla çarşının belli bir yerinde, en azından belli günlerde, belli zamanlarda tezgah açabiliyorlarken artık çarşının dışına, dış kısmına itilmişlerdi. Bu bir şiddetti. Ben bu projemi yaparken, belgeselimden önce projede hikaye anlatıcılığı yaptığım zaman, Sur’daki kadın esnafla da görüşmüştüm. Melek Abla, onunla beraber kolu kırık bir başka kadın daha vardı, savaş sonrası erkek esnafın çok daha saldırgan ve tacizkar olduklarını söylemişlerdi. Belediyenin kayyumda olması, şiddetin genişlemesi ve şehrin savaş koşullarından çok yeni çıkmış olması, ayrıca şehirle beraber bölgenin bir ateş hattı içerisindeymiş gibi hissediyor -ki öyleydi- olması… Kadınlar bundan çok etkilendi ve birçok kadın esnaf sonradan kapattı. O röportajı yaptığım kadınların büyük bir kısmı şu anda bu işi yapmıyor.

Benim en çok dikkatimi çeken buradaki bir kadın esnafın komşusu erkek esnafla yaşadıklarıydı. Sürekli kadının dükkanın önündeki alana kendi mallarını, malzemelerini koyuyor, kendinden o haddi buluyor ve kadının uyarmasına rağmen kadına karşı sert ve bozuk üslupla yaklaşıyordu. Kadın da şiddet göreceğinden korkuyordu. Koruyan bir mekanizma yok. Başa çıkamıyor kadın. Bunları konuşmuştuk kadınla. Görüştüğüm başka 4-5 kadın da aynı şeyleri söylüyordu. Çekiniyorlardı erkek esnaftan. Oysa burası şehrin sirkülasyonun ve ekonomik döngüsünün en yoğun yaşandığı yer orası. Bilinçli bir şekilde buradan o kadın esnafın çıkarılma hali var.”

Şifacılık bilgisini korumak…

Söz yeniden Melek’e geliyor. Zelal çekim yaparken ben röportaj yaparken gördüğümüz tablo şu idi: Bu işin şifacılık yönüne dair çok derin bir bilgi birikimi var Melek’in. Her otu tanıyor. Her otun insan bedenine, sağlığına ne kadar iyi geldiğini ve ne zaman, nasıl kullanılması gerektiğini biliyor. Toplarken anlatıyordu. “Peki Melek ile birlikte kadınların biriktirdiği bu bilgi nasıl korunabilir ve geleceğe taşınabilir?

“Bence bunu yapana sormamız gerekir. Bunun dışında yapılan, yaptığımız şeyler hep bir yerden sonra çarpık ve yanlış yöntemler üretmemize sebep oldu” diyor Zelal. “O süreç içerisinde Melek Abla’yı gördüğümde, bu kadın atölye vermeli, dedim. Ona maaş bağlanmalı ve onun aşêfçi kadınlar yetiştirmesi sağlanmalı. O şifacılığı öğretmeli. Tarihi o kadar eski olan o bahçenin hikayesini anlatmalı ve bunlar kitaplaştırılmalı. Bu sözlü anlatı belgelenmeli. Melek Abla konuşmalı ve Aşêfçiler Çarşısı kadın çarşısıydı demeli.”

 

*Aşêfçilik: Ot toplayıcılığı
** https://muzir.org/2025/12/27/hafizayi-otlar-ruyalar-ve-kadin-emegiyle-cagirmak/
*** “Aşêfçiler, Rüyalar, Otlar” sekiz yıl aradan sonra yapılan 3. Amed Film Festivali’nde, BAK (Bak Burada Film Var) projesi filmleri seçkisinde yer aldı.

Yazarın Diğer Yazıları

İlginizi Çekebilir

Son Yazılar