Skip to main contentSkip to footer
Emeğin Gücü Konferansı Ankara’da yapıldı:

“Sendika tarihleri belli grupların dışlanmalarının da tarihidir”

Kaos GL ve 17 Mayıs Derneği’nin 17 Mayıs haftası kapsamında Ankara’da düzenlediği Emeğin Gücü Konferansı, LGBTİ+’ların emek alanındaki görünmezliğini, bu durumun sınıf mücadelesini nasıl kördüğüme soktuğunu ve yeni bir örgütlenme tahayyülünün neden zorunlu olduğunu tartıştı.

16 Mayıs’ta Ankara’da toplanan Emeğin Gücü Konferansı, sabahtan akşama üç oturumla ilerledi. Ekonomik kriz, çalışma hayatında ayrımcılık, sendikal mücadele… Ama günün üzerinde durulması gereken asıl sorusu ne yaşandığından çok nereye gidileceğiydi: Sınıf mücadelesi LGBTİ+’ları kapsayabilir mi, sendikalar bu konuda dönüşebilir mi?

“Dışlanma yoksulluğu derinleştiriyor”

Konferansın ilk oturumunda akademisyen Emel Memiş, geçtiğimiz aylarda yaşamını yitiren feminist iktisatçı Şemsa Özar’ı anarak sözlerine başladı. Kriz meselesini tartışmadan evvel kapitalist patriyarkal sistemin kadınlar ve LGBTİ+’lar açısından inşa ettiği ekonomik düzeni Şemsa ile birlikte “Biz Zaten Krizdeydik” şeklinde özetlemiş olduklarına vurgu yaptı.

Emel Memiş, kriz söyleminin nasıl doğallaştırıldığına dikkat çekti: “Kriz dediğimiz şey doğal bir sorunmuş gibi anlatılır. Halbuki krizler ve yoksulluk insan eliyle üretilir; yaşadığımız kapitalist patriyarkal sisteme içkindir.” Türkiye’de nüfusun beşte birinin yoksulluk sınırının altına düştüğü bu dönemin bir “çoklu kriz” olduğunu belirtikten sonra ekonomik krizin ekonomik alanla sınırlı kalmadığını, toplumsal alanın her yerine sızdığını söyledi. “Yoksulluktan koruma sistemi, ayrımcılığa maruz kalanlar için kapalı. LGBTİ+’lar için yoksulluk döngüsü daha sert işliyor” diyen Memiş, üstüne üstlük bu yoksulluğun görünmez kılındığını; resmi verilerin çıkarılmadığını hatırlatıyor. Ve ona göre bu bir ihmal değil, siyasi tercih.

Sosyal hizmet uzmanı Elif Topçu ise alandan somut verilerle bir sunum gerçekleştirdi. 17 Mayıs Derneği’ne gelen başvuruların son iki buçuk yılda barınma ve maddi destek taleplerine doğru belirgin biçimde kaydığını aktaran Topçu, yoksulluğu salt gelir eksikliği olarak tanımlamanın yetmediğini vurguladı: “Yoksulluk tanımını yaparken asgari geçim standartlarının ötesinde onurlu bir yaşam için gerekli koşulları konuşmak gerekiyor.” LGBTİ+’ların ayrımcılık ve şiddet korkusuyla sosyal yardım programlarına başvurmaktan kaçındığını, bu durumun döngüyü kırmayı daha da zorlaştırdığını söyledi: “Yoksulluk dışlanmayı artırıyor, dışlanma yoksulluğu derinleştiriyor.”

“Militarizme göre LGBTİ+’lar yok edilmesi gereken unsur”

Gazeteci Yıldız Tar, 17 Mayıs Derneği’nin kurulurken benimsediği üç temel hedefi hatırlattı: Yoksunlaşmamak, yoksullaşmamak, yalnızlaşmamak. Üçünün de birbirini beslediğine ve derinleştiğine dikkat çeken Tar, yoksulluk çalışma grubunu anlatırken “Biz modern Robin Hood’lar gibiyiz ama zenginden alıp yoksula değil; yoksuldan alıp daha yoksula vermeye çalışıyoruz” dedi.

Ekonomik tablonun salt bir kriz değil, bilinçli inşa edilmiş bir sömürü düzeninin ürünü olduğunu vurgulayan Tar, 2015 sonrasında Türkiye’nin geçirdiği dönüşüme dikkat çekti. Savunma sanayiine yatırımın hız kazanması ve Türkiye’nin silah ihraç eden ülkeler arasına girmesi, ona göre salt bir ekonomik tercih değil; toplumsal cinsiyet rejimini yeniden düzenlenmesini de getiren bir süreç. “Militarizm ile LGBTİ+ düşmanlığı arasındaki ilişki üzerine çok yazıldı çizildi” dedi Tar, “ama bunu tekrar altı çizmeye değer: Militarizmin artışı, kadınlara dönük ayrımcılık politikalarıyla ve LGBTİ+’ları yok edilmesi gereken unsur olarak görmenin inşasıyla doğrudan bağlantılı.”

Tarihten de örnekler veren Yıldız Tar, bilinen tarihte eşcinsel ilişkiyi yasaklayan ilk yasanın Sümerler’de ya da Babil’de değil, Asur İmparatorluğu’nda -yani ilk askeri imparatorlukta- ortaya çıktığını aktardı. “Askerileşmenin ilk yansımalarından biri LGBTİ+’ları suçlulaştırmak” dedi. Pandemi dönemine de özel vurgu yapan Tara’a göre bu süreç, güvenlikçi devlet algısının pekişmesine zemin hazırladı ve aile merkezli sosyal politikaların güçlenmesine kapı araladı. Devlete “bizi koruyacak” gözüyle bakılan bir dönemde, iktidar sosyal devlet yükümlülüklerini çekirdek aileye, yani ağırlıklı olarak kadının ücretsiz emeğine devrediyor. “Aile örgütlendikçe toplum örgütsüzleşiyor” dedi Yıldız; “çünkü aile, devletin en küçük hücre tipi örgütlenmesi.”

“Gizlenmek tercih değil, hayatta kalma stratejisi”

İkinci oturumun ilk konuşmacısı akademisyen Reyda Ergün, on bir yıllık araştırma üzerinden sunumunu yaptı. LGBTİ+ çalışanların çalışma hayatında başvurduğu en yaygın stratejinin “kimliğini açıklamamak” olduğunu söyledi; ama bunu bir tercih olarak değil, zorunlu bir kapalılık olarak nitelendirdi: “Açık kimlikle çalışma hayatında var olamamanın kendisi süregiden bir ayrımcılık.” Araştırma verilerine göre özel sektörde her üç LGBTİ+ çalışandan ikisi ya ayrımcılığa uğramış ya da kimliği açık olmadığı için ayrımcılığa uğramadığını düşünüyor. Kamuda bu oran daha da yükseliyor; üstelik kamu çalışanı LGBTİ+’lar özel sektöre kıyasla daha fazla nefret söylemine maruz kalıyor.

Sosyal hizmet uzmanı Umut Güner üniversite yıllarından bahsetti. O da hayati bir durum olarak istihdamda yer almak isteyen LGBTİ+’lar açısından gizlenmenin nasıl bir stratejiye dönüştüğünü kendi deneyimi üzerinden paylaştı: “İkinci, üçüncü sınıfta derneğe gidip gelirken, dördüncü sınıfta ders ve staj var diye tekrar gizlenme stratejilerini devreye sokuyorduk. Kamu sınavına girecekler üniversitedeyken ‘açılırsam bu işi kaybeder miyim?’ diye düşünüyor.”

Sendikalarda da bu dışlanma kendini gösteriyor. Umut, tanıklık ettiği bir örneği anlattı: Bir sendikanın mutfağında çay içmek için oturan LGBTİ+ bir memur, bu “davranışı” nedeniyle şikayet konusu olmuş. Sendikada erkekler oturup siyaset konuşurken kadınlar ve bu kişi mutfakta vakit geçiriyormuş. “Sorun çay içmek değil, mutfakta çay içmek” dedi Umut. Sendikal dayanışmanın da aynı kalıplar üzerinden örüldüğüne; düğün, sünnet, nişan etrafında şekillenen bir ağda, LGBTİ+ bir işçinin partnerinin hastalığı ya da hayvanının kaybı için gösterilecek dayanışmanın sendikada yer bulamadığına dikkat çekti.

“Gizlenmeyi sürdürebilmek için aslında bir kez de olsa açılmış olmak gerekiyor; kime güvenilip kime güvenilmeyeceğini bilmek, güvenli bir gizlenme için dışarı açılmış olmayı gerektiriyor” diyen Umut, önemli bir de ek yapıyor: “Gizliliğin de açık olmanın da pratik bir maliyeti var.”

“Koca Bakanlık on ay rapor hazırlamış”

İkinci oturumda kimliğinden kaynaklı çalışma hakkı iki kez elinden alınan Türkiye’nin ilk açık kimlikli trans kadın doktoru Larin Kayataş, devlet kurumlarının sistematik baskısını anlattı. İki kez meslekten men edilme, üstüne ceza davaları uğraşan Larin hakkında sağlık bakanlığı, on ay boyunca 924 sayfalık rapor hazırladı. “Bir sağlık bakanlığının görevi bir doktorun hayatını didik didik incelemek değil. Bakanlığın görevi sağlık politikaları geliştirmek” dedi Larin. Meselenin sadece kendisine dönük olmadığını biliyor: “Bana baktıklarında sadece beni görmüyorlar. Diyorlar ki eğer biz bu kızı sindirirsek, çok büyük bir mesaj vermekte başarılı olacağız.” Larin davayı kazanacağına inanıyor, ama kazansa da üçüncü kez men edileceğini düşünüyor. Türkiye’de kendine gelecek göremediğini söylüyor.

Kaynak: KaosGl

“Sendikalar bizim için çarpışma alanı”

Konferansın son oturumunda KESK Kadın Sekreteri Döne Gevher toplu sözleşme süreçlerinde LGBTİ+ örgütlerinin görüşlerinin alınmadığını, sendikaların bu görünmezlikle henüz tam yüzleşemediğini söyledi. Kendilerinin bu konuda önümüzdeki dönemde LGBTİ+ örgütlülüklerle işbirliği yapmak istediklerini ekledi. Sosyal-İş’ten Cihan Hüroğlu ise hareketi sendikalarla daha sıkı eklemlemenin şart olduğunu vurguladı: “Sendika biz varsak var. Sendika devlet kurumu değil” dedi.

Bağımsız araştırmacı Remzi Altunpolat’ın sunumunda dikkat çekici noktalar ve sorular vardı. “Sendikalar bütün bu gelişim seyri içerisinde belli dışlamaların da tarihidir. Bu sadece Türkiye’de değil dünya ülkelerinde de böyle olmuştur zaten. Belli grupların görünmezleştirilmesinin, dışlanmasının, sessizleştirilmesinin tarihidir” diyen Altunpolat sözlerini şöyle sürdürdü: “Ama aynı zamanda buna karşı mücadelenin de tarihidir. Bazen şunu gözden kaçırıyoruz. Bunu mesela ben LGBTİ+’lar özelinde kendimiz için de bir öz eleştiri olarak söylemek durumundayım. Bazen bazı sahaları, alanları sürekli bir çarpışma alanı, evet bu yorucudur ama sürekli bir çarpışma sahası olarak görüyor muyuz? Sendikaları, politik partileri sürekli bir çarpışma sahası olarak görüyor muyuz? O alanlar nasıl dönüştürülecek? Yoksa acaba mesela biz de kendimiz emekçi olmamıza rağmen kendimizi ‘orta sınıf kentli’, ‘özgürlük’ siyasetine sıkıştırdığımız anlar oldu mu? Dilimizi bunun üzerinden kurduk mu? Örgütlenmelerimiz mesela bu şekilde oldu mu? Biraz da çuvaldızı kendimize batırmak adına söylüyorum. Yahut da prekaryalaşma yani güvencesizleşme deneyimini bireysel bir deneyim olarak mı yaşadık? Güvencesiz ama özgür görünen işlerde kendimizi mesela özgür mü hissettik? Mesela biraz da bunları bir kazısını yapmamız gerekiyor.”

“Örgütlenme krizi mi, tahayyül krizi mi?”

Bir de üzerine daha çok konuşulması gereken ve salt LGBTİ+’ların örgütlenmesine dair bir mesele olarak sınırlandırılmayacak önemli sorular sordu Remzi Altunpolat: “Sınıfın kendisini homojen bir şey mi olarak göreceğiz? Dolayısıyla sınıfın en önemli araçlarından biri olan sendikalar, bütün ezilenleri kapsayan bir forma mı bürünecek? Ve bu aynı zamanda kapitalizmin kendisini yeniden örgütlemesine, yeniden örgütleme biçimlerine, yani bu güvencesizleşme, taşeronlaşma, borçlandırma vs.’ye karşı acaba LGBTİ+’ları, göçmenleri, başka grupları kapsayacak mı? Sınıf için yeni bir eşik, sendikalar açısından da yeni bir atılım alanı olabilecek mi? Yeni bir mücadele alanı olabilecek mi? Bugün uzun süredir bahsediliyor sendikaların içerisinde yaşadığı krizler. Bu sadece bir örgütlenme krizi mi? Yoksa acaba bir tahayyül krizi mi? Yani nasıl bir dünyayı düşündüğünüz, nasıl bir toplumsallığı düşündüğünüz meselesi mi? O zaman da dayanışmayı büyütmek, sınıfı yeniden düşünmek, özgürlüğün ve eşitliğin kimseyi dışarıda bırakmayan dilini tekrar tekrar her yerde konuşmak zorundayız diyeyim.”

Yazarın Diğer Yazıları

İlginizi Çekebilir

Son Yazılar