6 Şubat depremlerinin üzerinden üç yıl geçti. Deprem sonrasında kadınların bakım yükü ağırlaştı, eşitsizlikler derinleşti. Hayat kadın emeği ile yeniden kurulurken afet politikaları hâlâ cinsiyeti görmezden gelmeye devam ediyor. KADAV’ın düzenlediği Afetler ve Kadın Politikaları Kurultayı’nda iyileşmenin yolları konuşuldu.

Kadınlarla Dayanışma Vakfı’nın (KADAV) düzenlediği Afetler ve Kadın Politikaları Kurultayı’nın ikincisi İstanbul’da yapıldı. Kurultay, yalnızca 6 Şubat’ın bilançosunu çıkarmak için değil; afet yönetiminin nasıl yeniden kurgulanması gerektiğini tartışmak için toplandı. Çünkü mesele yalnızca yıkılan binalar değil, yeniden ve eşitlikçi bir bakışla nasıl bir hayat kurulacağı. “17 Ağustos’u unutamadan 6 Şubat’ı yaşadık. Unutamıyoruz çünkü iyileşemiyoruz. İyileşmenin yolu yaşadıklarımızı politik sözümüzün parçası hâline getirmekten, kadınların deneyimini politikanın merkezine taşımaktan geçiyor.”
Kurultay boyunca yapılan tartışmalar, bu çerçeveyi derinleştirdi: afetler eşitsizlikleri üreten değil mevcut eşitsizlikleri büyütenler ve çözümü toplumsal cinsiyet odaklı politikalar.
Cinsiyet eşitliği
Kurultay’da yapılan değerlendirmelerde, Türkiye’deki afet yönetimi mevzuatının toplumsal cinsiyet eşitliğini sistematik biçimde içermediği vurgulandı. Risk azaltma, müdahale ve yeniden inşa süreçleri kadınları özne olarak tanımlamıyor. Kadınların bilgi üretimi, dayanışma ağları ve örgütlenme deneyimi politika tasarımının parçası yapılmıyor. Oysa sahadaki gerçeklik başka bir şey söylüyor: Afet bölgesinde hayat, kadın emeği sayesinde sürüyor.
Bu noktada Hülya Gülbahar sorularımızı yanıtladı ve kurultayın kavramsal çerçevesini açıkladı. “Mor-yeşil-kamucu” yaklaşım, bakım emeğini merkeze alan bir ekonomik ve sosyal örgütlenme modeli öneriyor. Mor ekonomi, bakım hizmetlerini kamusal sorumluluk olarak görüyor. Yeşil yaklaşım, çevreyle uyumlu planlamayı savunuyor. Kamucu perspektif ise barınma ve sosyal hizmetlerin piyasaya bırakılmasına karşı çıkıyor.
“Yerel yönetimlerde merkezi yönetimde, ekonominin inşasında, hatta üniversitelerin çalışmalarında, toplumun bütün alanında mor, yeşil, kamucu ekonomi vazgeçilmezimiz.”
Gülbahar’a göre, afetler sırasında bakım emeğinin nasıl kadınların üzerine yıkıldığı açıkça görülüyor. Çadırda ya da konteynerde hayatı yeniden kuran, çocuk ve yaşlı bakımını üstlenen kadınlar. “Devletin, toplumu ve erkeklerin bu bakım yükünü üstlenmesi lazım.”
Bu noktada, afet için ayrılan kaynakların kadınların ihtiyaçlarını gözetip gözetmediği sorusu gündeme geliyor. Konteyner alanlarında ortak çamaşırhane, kadın danışma merkezi, çocuk bakım alanı planlamanın zor olmadığını söyleyen Gülbahar, bunun teknik değil politik tercih olduğunu vurguluyor. “Dolayısıyla biz sadece binaları ve şehirleri değil hayatı yeniden inşa etmek istiyoruz. Mor, yeşil, kamucu çerçevede.”
Kurultay, belediyelere ve merkezi yönetime somut dönüşüm çağrısı yapma kararı aldı. Çünkü kadınlar yalnızca yardım alan değil, politika üreten özne olmak istiyor. Hülya Gülbahar ile Ayşe … birlikte mesajı veriyor: “Biz sadece yardım götürülenler değiliz. Afet politikalarının eşit öznesiyiz. Bizsiz afet yönetimine izin vermeyeceğiz”
Hülya Gülbahar’ın “mor-yeşil-kamucu” çerçevesi afet yönetiminin nasıl olması gerektiğini tarif ederken, KADAV’dan Özgül Kaptan mevcut sistemin neden işlemediğini anlattı. Onun sözleri, kurultayın en net yapısal eleştirisini içeriyor: “Cinsiyet köründen ziyade artık bilerek, isteyerek görmeme var.”

Mevcut eşitsizlikler katlanıyor
Kaptan’a göre Türkiye’de afet politikalarının temel sorunu eksiklik değil; tercih. Afet hâlâ teknik bir başlık olarak ele alınıyor: “Afeti bir toplumsal mesele olarak görmüyoruz hâlâ; bu kadın örgütleri için bile böyle.” Bu tespit hayati çünkü kurultay yalnızca merkezi idareye değil, feminist alana da dönük bir çağrıyı barındırıyor. Afet meselesi, toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinin ana gündemlerinden biri hâline gelmiş değil. Oysa 6 Şubat sonrası sahada görülen tablo açık: Mevcut eşitsizlikler afetle birlikte katlanıyor.
Kaptan bu nedenle son bir yılda dokuz şehirde yürütülen yerel çalışmalarda riskin yüksek olduğu yerler seçilmiş ve “Kız kardeş örgütler”le ortak zemin oluşturulmuş. Amaç, yalnızca veri toplamak değil; deneyimi politika önerisine dönüştürmek. Mor-yeşil-kamucu yaklaşımın kadın emeğiyle bağı burada netleşiyor.
Prof. Dr. İpek İlkkaracan tarafından savunulan mor ekonomi modeli, bakım hizmetlerini kamusal hizmet olarak tanımlıyor. Eğer bakım kamusal olarak örgütlenirse iki sonuç doğuyor: Kadınların ücretsiz emeği azalıyor ve yüksek istihdam yaratılıyor. Üstelik bu istihdam alanı inşaat merkezli büyümeden farklı olarak karbon ayak izi üretmiyor. “Kadınlara bila bedel yüklenmemiş oluyor” çünkü Kaptan’a göre afetler, zaten eşitsiz dağıtılmış bakım yükünü görünür kılsa da ağırlaştırması kaçınılmaz.
Afet öncesinden başlayan eşitsizlikler, afet anında ölüm riskini bile belirliyor. Bir kadının ev içinde nerede bulunduğu, çıkışa erişiminin olup olmadığı, çocuk ve yaşlı bakımını üstlenip üstlenmediği hayatla ölüm arasındaki farkı belirleyebiliyor. Bu nedenle afet yönetimi toplumsal cinsiyetten bağımsız düşünülemez. Ancak sorun yalnızca afet anı değil. Afet sonrası ikinci dalga riskler de görmezden geliniyor. Kaptan somut örnekler veriyor: Çölyak hastalarının beslenmesi planlanıyor mu? Tip 1 diyabetlilerin insülin ve beslenme düzeni hesaba katılıyor mu? Kronik hastalığı olanlar için özel bir hazırlık var mı? “Depremde ölmeyip ikinci faktörler nedeniyle sakat kalan, hastalanan, hatta ölen kişiler var ve biz bunların sayısını da bilmiyoruz.” Afetin görünmeyen bilançosuna işaret ediyor.

Kadın ve LGBTİ+ların güvenliği
Toplanma alanları meselesi de benzer bir boşluk barındırıyor. İlk gidilen yerler buralar. Ancak kadın destek noktaları sistematik değil. Sorumluluk net değil. “Belediye mi sorumlu, AFAD mı sorumlu, Sağlık Bakanlığı mı sorumlu? Orada bir boşluk var.” Kaptan’a göre bu boşluk tesadüfi değil. Planlamanın merkezinde kadınların ihtiyaçları yok. Kadın, çocuk ve LGBTİ+’ların güvenliği ve destek ihtiyacı için eğitimli ekiplerin hazır bulundurulması gerekiyor.
Kooperatif modeli üzerinden yapılan kadınlara “istihdam” önerileri de eleştirinin başka bir boyutu. Ancak modelde kadın hem üretici hem vergi mükellefi hem bakım emeğinin taşıyıcısı. Sosyal güvencesini kendi ödüyor. “Bu bir istihdam modeli değil. Afetin toparlanma yükünü de kadınların sırtına bir daha bırakıyor istihdam adı altında.”
Bu noktada Kaptan’ın vurgusu sınıfsal bir yere oturuyor. Afetler mevcut eşitsizlikleri kapatmaz; büyütür. Yoksulluk arttığında, bakım yükü daha da kadınlara bırakılır. Hayatın yeniden kurulması yine kadın emeğiyle olur. Ama bu emek ne ücretli ne görünürdür. Mor-yeşil-kamucu yaklaşım tam burada devreye giriyor. Çünkü mesele yalnızca eşit temsil değil; politika tercihi.
Kaptan, kavramın uygulanabilir olduğunu söylüyor, hatta yerel yönetimlerle temas kurulmuş. Kadın destek noktaları için somut adımlar atılıyor. “Birçok olumlu örneği yakında ortaya çıkaracağız. Kadın destek noktası koyduracağız toplanma alanlarına. İlk örnek Tekirdağ’da olacak.” Ancak bu girişimler başlangıç düzeyinde. Asıl ihtiyaç, merkezi iradenin bakım emeğini kamusal sorumluluk olarak tanıması.
Kaptan’ın çerçevesi, kurultayın en kapsamlı politik hattını oluşturuyor: Afet yönetimi bir teknik planlama değil; eşitsizlikle mücadele politikasıdır. Bakım emeği görünmez oldukça krizler derinleşir. Kadın emeği kamusal olarak tanınmadıkça dirençli bir toplum kurulamaz.

Hatay’da çocuk intiharları
Kurultayın bir diğer boyutu, afet hafızasının kayda geçirilmesiydi. İnci Bacacı’nın “Envanter Defteri” sergisi, Hatay’daki kadınların deneyimlerini görünür kılıyor. “Afetler doğal fakat afetin getirdiği etkilenmeler eşit değil.”
Bacacı, sahadaki gözlemlerini aktarırken kadınların bakım yükünün arttığını, söz haklarının daraldığını ve şiddet döngüsünün geri döndüğünü anlatıyor. “Özellikle Hatay’da eşitsizlikler çok daha derinleşti, şiddetten kaçmış bir kadın nihayet evini kurmuş, iki ay olmuş iş bulmuş. Ama babasından şiddet görmüş. Annesini de yanına almış gitmiş ve evi yıkılmış, şimdi şiddetin içine, o baba evine tekrar döndüler.”
Bacacı “katmanlı” diye tanımladığı sergide Hatay’daki “izlenimlerimi kolektif bir hafızaya emanet etmek” istediğini aktarıyor ve ekliyor: “Ama bu hikayeler hala devam ediyor Hatay’da. Hiçbir şey düzene girmedi. Çok daha vahim durumlar yaşanıyor.O rada acaba elektrik mi çarpar, çocuğum suda mı boğulur, okuldan gelirken diye bir dünya endişeli eklendi.”
Hatay’da 3. aydan itibaren çocuk intiharları vakalarının görülmesini annelerin perişan hallerini görmelerine bağlayan Bacacı, “Annelerin üzerinde bir de böyle bir yükümlülük var, çocuklara umut verme yükümlülüğü” diyor. Bu yükü az da olsa hafifletmek için 8 Mart’ta kadınlara ruj dağıttıklarını ve kadınlar için özbakım konteyneri kurarak kadınların saç kesimi, bakımı için destek olduklarını anlatıyor.
“Kadınlar hayatı kuranlar ve hayatın sürekliliğini sağlayanlar. Kadınlar afetlerden çok daha fazla etkileniyorlar, bunu göstermek istiyorum.” “Bütün bunları yaparken hayatı yeniden kurmaya çalışanlar da yine kadınlardı. Ancak kadınlar yalnızca mağdur değil; direnen ve dönüştüren özne. Kadınlar hep mağdur gibi gösteriliyordu ama işçi kadınlar eğlenmek için mandallardan taç yapıyorlardı.”
“İnsanların hayatını her birinin hikayesini katmanlamaya yazmaya başladım. Bu sergi afet hafızasını tutmak, o kadınlar için politik bir itiraz. Hatırlamanın bir idrak olduğunu düşünüyorum” diyen Bacacı, 6 Şubat’ın yıl dönümünde duyduğu ve bir eserinde de yer verdiği sözü ile bu itirazı hatırlatıyor “Ma Rihna Nihna Hon! Gitmedik buradayız görün bizi.”

Hayat kadınların emeği üzerinden dönüyor
Adıyaman’da çalışan ÇemberDe’den Gülfer Kırbaş ise afet sonrası üçüncü yılda bile barınma ve sağlık sorunlarının sürdüğünü anlatıyor. “Orada hayat dönüyorsa kadınların emeği üzerine dönüyor.”
Kırbaş’a göre bakım politikası geliştirilmezse bu süreç, kadınları tüketir. TOKİ konutlarının tasarımında bile kadınların gündelik yaşamı hesaba katılmıyor. “Kadın emeği orada hayatın sürmesini sağlayan şey, ama karşılığı olan bir iş değil.”
Afetlerin artık istisna değil, süreklilik gösteren krizler olduğunu da hatırlatan Kırbaş, kadınların kriz yönetimindeki rolünün görülmesi ve kadınların kriz yönetmedeki başarısının konuşulması gerektiğini vurguluyor. Ona göre kadınlar yalnızca hayatta kalmıyor; sistemi dönüştürme potansiyeli taşıyor. “Sistemi de dönüştürecek olan şey, kadınların bu kapasitesinin görülmesi.” diyor.
Kurultay bize, afet yönetiminde toplumsal cinsiyet eşitliğini esas almadan, bakım hizmetleri kamusal sorumluluk olarak örgütlenmeden, kadınlar karar mekanizmalarında eşit temsil edilmeden ve ekolojik planlama yapılmadan dirençli bir toplum kurulamayacağını sahadan deneyimler ve akademik bilgi ile hatırlatıyor.
Kurultay, mor-yeşil-kamucu politikaların yalnızca bir kavram değil, uygulanabilir bir politikalar bütünü olduğunu savunuyor. Çünkü afet bölgesinde hayatın sürekliliğini sağlayan şey açık: Kadın emeği.
Afetler ve Kadın Politikaları Kurultay’ının ikincisi feminist bir afet politikası için ortak dilin ve ortak mücadelenin güçlendirilmesi için adımlar atarak sona erdi. Panel ve atölye tartışmalarının ayrıntılarına Kurultay web sitesinden ulaşılabilir.










