“Çadır bizim evden daha sıcak”

“Yani neyi anlatayım abla? Lüks bir hayatım yoktu benim önceden, şimdi iki katı zorlanıyorum. Depremden sonra Mersin’e bir kampa gittik ya, ay dedim, keşke burada kalsak. Suyum sıcak, yatağım var, her şeyim vardı. Yemek sıkıntım yoktu. Mesela şimdi oturduğumuz çadır bizim evden daha sıcak. Yaz kış çadırda yatarım ben artık...”
Paylaş:

6 Şubat günü yaşanan deprem felaketinin ardından milyonlarca insan, hayata tutunma çabası içerisinde oldukça zorlu şartlarla boğuşuyor. Temel yaşamsal ihtiyaçlara dahi erişmek için sabahın erken saatlerinden itibaren yollara düşen insanların büyük çoğunluğu kadınlar ve çocuklar. Bakım emeğinin daha da katmerlendiği böylesi dönemlerde, kayıplarının acısını dahi yaşayamayan kadınlar, yoktan var etmeye çalışıyor yaşamı. Depremden önce de yoksulluğu ağır yaşayan kadınlar için bu süreç daha da zorlaştı elbette. Kıt kanaat yaşamaya çalışırken bir gecede tümden yoklukla karşı karşıya kalmak, bütün bunlarla baş etmek ve yine bunu tek başına yapmak zorunda kalmak…

Depremin ilk günlerinden itibaren Hatay’ın çeşitli ilçeleri ve bağlı mahalleler, köylere giderek kadınlarla bu süreci konuşup neler yaşadıklarını, nelerle ne şekilde mücadele ettiklerini öğrenmeye çalıştık. Dokunduğumuz her kadının hikâyesini, yaşadıklarını, hayallerini dinledik. Samandağ’a bağlı Büyükçat köyünde tanıştığımız Aylin* de sohbet etme şansı bulabildiğimiz kadınlardan biri oldu. Üç çocuğu ve eşiyle birlikte, zar zor temin ettikleri çadırda “Yarın ne olacağız?” sorusuna yanıt bulmaya çalışan Aylin’in yorgunluğu ve umutsuzluğu, yüzündeki ifadeden de anlaşılıyor. Çünkü onun yorgunluğu depremden çok önce, 12 yaşında çocuk işçi olarak çalışmak zorunda kaldığı, 16 yaşında çocuk gelin olduğu günlere dayanıyor.

“Sabah saat dörtten akşam saat beşe kadar bir yevmiye… Gece 12.00’ye kadar ikinci yevmiye… Ama öyle kolay değil abla. O sandığın başında oturacaksın, kalkmayacaksın. Bir de soğuk var. Şansım dönmedi hiç…”

Çalışmaktan yorulduğum için evlendim

Yoksul bir ailede dünyaya gelen Aylin, “12 yaşında beni Antalya’da tezgâh işine aldılar” diyerek başlıyor söze.

“Halde çalışmaya başladım, domates dolduruyordum. Oyun gibi geldi başta. Altı yıl kaldım Antalya’da. 16 yaşıma geldiğimde bıkmıştım artık. Saat 04.00’te kalkıyorsun gece saat 12.00’ye kadar çalışıyorsun. Evimiz yoktu Samandağ’da. Çalışıp babama ev yaptık. Yine durumumuz yoktu. Derler ya işte, ben de çözümü evlilikte buldum. Kısmet gelince, çalışmayayım diye evlendim. Bilmiyordum hayatım böyle devam edecek 15 yıl. Evlenir evlenmez çocuk oldu zaten.”

Evlendiğinde kurtulmayı hedeflediği çalışma koşullarını anlatırken derinden “Off” çekiyor sürekli Aylin. Kolay değil, sabahın dördünde kalkıp 12-13 saat aralıksız çalışmak. Bir de para biriktirmek için çifte mesaiye zorlanınca çocukluğundan domates kokusunu hatırlıyor daha çok.

“Sabah saat dörtten akşam saat beşe kadar bir yevmiye… Gece 12.00’ye kadar ikinci yevmiye… Ama öyle kolay değil abla. O sandığın başında oturacaksın, kalkmayacaksın. Bir de soğuk var. Yemeğe 10-15 dakika ya da 1 saat veriyorlar değişik yerler. Yallah diyoruz, bu yevmiyeyi bitirelim de gidelim artık, Hatay’a ev yapalım diye. Öyle büyük paralar da kazanmıyorduk ki. Yevmiyemiz 50-60-70 milyondu. O zamanlar milyon vardı. Çifte mesai yaptığımızda sevinirdik 150 milyon alacağız diye. Şansım dönmedi hiç.”

Evlendikten sonra iki göz bir evde yaşamak zorunda kalan Aylin, eşinin tembelliğinden çok şikâyetçi. Çocuklar yüzünden kendisinin de düzenli ve güvenceli işlerde çalışamadığını anlatıyor. Yevmiye işlerinde çalışmaya devam ediyor ara ara. Eşi ise badana boya işleri yapıyormuş genelde. Düzenli ve güvenceli işlerde çalışmak konusunda bahaneleri olmuş sürekli. Şeker hastası olması ilk gerekçesi olmuş. Velhasıl yoksulluk yakalarına yapışmış her daim. Devletin sosyal yardımlarından faydalanarak, bulduğu yevmiye işlerinden kazandığını harçlık yapmış çocuklarına ve kendisine. “Yani lüks bir hayatım yoktu benim önceden. Şimdi iki katı zorlanıyorum, üç çocukla daha da zor.”

Kızıma günlük süt alıyorum, Cicibebe desen yok. Oğlana harçlık veremiyorsun 10-20 lira. Okulda yemek vermiyorlar, saat 15.00’e kadar aç kalıp geliyor eve çocuğum…”

Yol parası yok diye okula gönderemediğim çok oldu

“Açık konuşayım, benim kocam tembel. Şimdi kendi de burada değil, rahat konuşayım. Yoksa kalkar kızar niye böyle konuşuyorsun diye. Çalışmayı sevmiyor. Mesleğinde çalışır tamam ama başka işlerde… Mesela çapaya gitti, beli tutuldu, iki üç gün yatacak. Bir yere gidiyor, aynı şekilde iki üç gün… O 200 TL benim neyime yetecek?

Ben mesela okula hiçbir şeyde katkıda bulunamam. Herkes benim durumumu biliyor. Büyük oğlumun dersleri çok iyi. Adam onu okuldan alıp işe verecekti. Lise 1’e gidiyor, 2008 doğumlu. Dersleri çok güzel, niye hayatını mahvedeyim onun? Ağladım, çabaladım, okuyacak dedim. Öğretmenlerle konuştum. Yardımseverler kitap, defter, çanta verdiler ama işte yol parası mahvediyor bu sefer. Sağ olsun bir komşum var, durumu iyi; ‘Sıkıştığında gel ben veririm’ diyor ama ne zamana kadar? Servis tutamadım parası yüksek diye. Yol parası bulamadığımda okula gönderemediğim çok oldu.

Yine borç alıyorum. Elime para geçtiği zaman yavaş yavaş ödüyorum. Elime para geçti dediğim de annemin verdiği 100 lira harçlık mesela. Aile yardımı alıyordum üç ayda bir, 1.500 lira. Şimdi aylık 1.400 lira oldu. Elektrik desteği alıyorum ama tüp, mama, süt parasına yetişmiyor. Kızıma günlük süt alıyorum, Cicibebe desen yok. Oğlana harçlık veremiyorsun 10-20 lira. Okulda yemek vermiyorlar, saat 15.00’e kadar aç kalıp geliyor eve çocuğum.

Yani neyi anlatayım abla? Bakma, bu deprem oldu ama benim hayatım iki kat zorlaştı. Depremden sonra Mersin’e bir kampa gittik ya, ay dedim keşke burada kalsak. Suyum sıcak, yatağım var, her şeyim vardı. Yemek sıkıntım yoktu. Burada şimdi günlük yemek yapacaksın, köye yemek gelmiyor. İki gündür yemek vermeye başladılar. Bir tane tabak koyuyorlar, bir tane ekmek veriyorlar. Biz burada beş kişiyiz. Neyime yetecek? Mesela şimdi oturduğumuz çadır bizim evden daha sıcak. Yaz kış çadırda yatarım ben artık. Gelmem yani evime. O kadar soğuk çünkü. Pencereler sallanıyor, yazın evde yılan fare dolu. Zaten çok korkuyordum bu evde yaşamaya. Ne diyeyim, hayat zor.”

“Artık dayanamıyorum abla. Depremden önce de boşanmaya kalktım üç defa. Durumumuz yok diye, eşim çalışmıyor diye… Çocuklarımı da alıp annemgile gittim kaç defa. Ama elim mahkûm geri geldim.”

Depremden önce de boşanmak istedim

Aylin, oturduğu iki göz gecekondunun yanına briketle bir göz daha yaparak mutfağa çevirmiş. İçerden hâlâ sıvası yok. Çatısı aralık. Gelen gıda yardımlarını dahi fazla tutamıyorlar. Fare ve böceklerden mideleri tutmuyor yaptıkları yemeği yemeye. “Ben yine idare ederim ama çocuklar işte” diyor Aylin sıklıkla. Hayatının nasıl daha yorucu hale geldiğini anlatmaya devam ediyor:

“Çok daha yorucu şimdi. Banyomu kullanamıyorum mesela çatı yok diye. Yağmur yağıyor, soğuk. Kızıma banyo yaptıramıyorum, ben bu evde hiçbir şekilde hareket edemiyorum. Su ısıtıyorum, içeri taşıyorum ama içerisi çok soğuk. Düşün, kış boyunca da böyle. Bahçelerde kesim varsa oralara gidiyorum üç dört gün. Haftada bir iki gün çağırırlardı. Benim durumumu bildikleri için acıyorlar, ‘Gel ne yapabilirsen’ diyorlardı. Gidiyordum. O yevmiyelerle idare ediyordum ama çocuklar nasıl idare etsinler? Şimdi depremden sonra yevmiye de kalmadı.

Artık dayanamıyorum abla. Depremden önce de boşanmaya kalktım üç defa. Durumumuz yok diye, eşim çalışmıyor diye gittim boşanmaya. Artık düzgün bir evde yaşamak istiyorum dedim. Çocuklarımı da alıp annemgile gittim kaç defa. Ama elim mahkûm geri geldim. Ailem bana sahip çıktı ama onların da durumu yok ki. Eşim rahat bırakmadı beni, bizi. Çaresiziz.

Küçük kızım da kazayla oldu. Abisiyle aralarında 11 yaş var. Kıyamadım aldırmaya, zaten bir tane aldırmıştım. Dün artık patladım ben sıkıntıdan. Eşime ‘Valla’ dedim, ‘Ya düzeltirsin kendini ya da bu böyle devam etmez.’ Bitecek yani çünkü yok, hayat yok köyde. Çocuklarımın psikolojisi tümüyle gitti benim. Benim eşim biraz da ters, sinirli yani. Diktatör, dediğim dedik… Senin dediğin onun için boş. Dışarısı için çok iyi biri, sadece bana yapar yapacağını. ‘Çocukları bırak git’ diyor bana. Tehdit ediyor bırakıp gitmeyeyim diye yani. Ne yapacağımı bilmiyorum abla…”

Şimdi ailesinin çadırında

Aylin’le bu söyleşiyi mart ayının ortalarında yapmıştık. Sonrasında bir gün arayarak eşini terk ettiğini ve ailesine sığındığını anlattı. Ailesinin de evi hasarlı olduğu için çadırda oldukça kalabalık şekilde yaşamaya çalışıyor şimdi. Kaldığı çadırı su basınca yine birkaç gün açıkta kalmışlar. Gönüllülerin temin ettiği bir çadır bulmuşlar. Islanan eşyalarını kullanamadıkları için battaniye bulmaya çalışıyorlardı.

Durumu Afet İçin Feminist Dayanışma Grubu’yla paylaştıktan sonra onu Mor Çatı’ya yönlendirdik. Aylin’le son görüşmemizde, eşinin yanına dönmek istemediğini ancak yine mecbur kalacağını söylüyordu. Kendisini güçlendirecek olanaklara erişmek için ne yapması gerektiğini soruyordu. Büyük oğlunun okulunu bitirebilmesi için “Burs ayarlayabilir miyiz?” diye soruyordu.

*Gerçek adı değil. Fotoğraflar da temsili.

Fotoğraflar: Bahar Gök

Paylaş:

Benzer İçerikler

Güvenceli ve düzenli işlerin rafa kalktığı deprem bölgelerinde, kadınlar, geçinebilmek için tehlikeli işler yapmak zorunda kalıyor. Ağır hasarlı binalara girerek eşya ve demir toplamak da bu işlerden biri.
“İlk defa aldığım asgari ücretin içinden ulaşım ve yemek masrafını çıkarınca geriye ne kadar kaldığını, masraflarımı nasıl en aza indirip kalandan birikim yapabileceğimi hesaplıyorum. Her güne “bu iş bitince ne olacak” diye düşünmeden başlamak istiyorum… Yeniden, tek başıma ama yalnız kalmadan, umutlarımı yitirmeden devam etmeye çalışıyorum işte.”
Toplum Yararına Proje (TYP) ile deprem bölgesinde kadınlar, bir süreliğine de olsa düzenli maaş aldıkları bir işe başlayabildiler. Depremin etkilerini üzerinden atamamış olan kadınlar ulaşım yetersizliği ve gelecek kaygısıyla birlikte, artan ev içi bakım emeğini de sırtlanarak işe gidip gelmeye çalışıyor. Aldıkları asgari ücret ise kadınların kendi ihtiyaçları için değil, yeni bir ev inşa edebilmek ve hane içindeki ihtiyaçlar için kullanılıyor.
Çocuk yaşta evlendirilen Reyhan ve Emel’in hayatı hane halkına hizmet etmekle geçmiş. 6 ve 20 Şubat depremleri hayatlarını daha da zorlaştırmış… Pahalılıkla baş etmeye çalışırken kendi ihtiyaçlarını unutmuşlar. Çocukları için sağlıklı ve güvenli bir ortam yaratmaya çalışıyorlar. Konteyner kent koşullarında ne kadar mümkün?
İçeriklerimizi kaçırmamak için e-posta bültenimize ücretsiz abone olun!