Vildan Teyze’yi oğlaklarını güderken tanıdım. Yaptığına gütmek denmezdi; daha çok yol yordam, trafik kuralı öğretmekti niyeti. Oğlaklar, iki adım atıp, onu izlerken, duydukları ilk araç sesinde gerisin geri dönüp, güvenli alanlarına çekiliyorlardı. Çok küçüktüler, hayattan korkuları vardı. Vildan Teyze tekrar tekrar önlerinde onları yüreklendirerek yürütmeye çalışıyordu. “Böyle böyle suya kendileri gidecek, tepelere kendileri çıkacaklar” demişti.
O sıralar köyde yeniydim. İstanbul’dan gelip köye bir başına yerleşen cesur kadındım. Aslına bakarsanız, benim de Vildan Teyze gibi bir çobana ihtiyacım vardı. Keçilere trafiği öğreten kadın bana neler öğretmez ki, deyip yamacına yanaştım.
Keçilerin kumandanı
Elinde sopasıyla, kumandan edasıyla karşımda dururken, nizamiyeye teslim olur gibi bu anaya teslim oldum. Bütün rütbelerim sökülmüştü. Gazeteciliğim, okur yazarlığım, yazarlığım ve hatta anneliğimi ona teslim ettim.
Vildan teyze, bugün 80 yaşında. Eşi Osman amca öleli, ben bu satırları yazarken 80 gün oldu. 60 yıldır evliydiler. Şimdi tek başına kendi elleriyle yaptığı, kapısı tutmayan, “çungu” (çinko) çatılı evinde kalıyor. Çanakkale’nin soğuğu da sıcağı da evinde. Her gün gün doğmadan kalkıp, güneş batana kadar “hızmatlanma”ya devam ediyor.
Yadigar tohumlarından yaptığı fidelerle donattığı bahçesine gidiyor önce. Anarşist otları toplayıp çuvallıyor. Yeşillerini tavuklara, kuruyanları oğlunun baktığı birkaç koyun ve keçiye yesin diye ayırıyor.
Gerekiyorsa çapalıyor domateslerini, patlıcanlarını… İhtiyaçları varsa sularını veriyor. Bu dediklerimi yapmak hiç de kolay değil çünkü evinde su da elektrik de yok. Suyunu evini yaptığı yerin yüz metre ötesinde göllenen yeraltı suyundan sağlıyor. Suyun göllendiği yeri taşlarla çevirip, daha fazla su birikmesini sağlamış önce… Sonra da bir boru yardımıyla suyu evin yakınına kadar getirmiş. Elektrik deseniz, oğullarının yardımıyla edindiği birkaç panel ancak biraz derin dondurucusunu çalıştırıp, biraz da evi aydınlatıyor.

Tuğla tuğla dizerek ev yaptı
Hiçbir ürettiği Gayrisafi Milli Hasıla hesabına girmeyen Vildan teyze, kendi yarattığı ekonomi içinde sürdürüyor hayatını. Yiyeceğini, giyeceğini, kullandıklarını ürettiği gibi yaşadığı evi kendisi yaptı. Yaptı diyorum çünkü nasıl yaptığına tanığım.
Vildan Teyze aza çok, yoka var diyen biri. Küçük bir kira vererek oturduğu ev 2017 yılında Çanakkale’de yaşanan depremde yıkılınca konteynerde yaşamaya başlamış. Köy içinde kiralık ev bulmak imkansız. Bir evini oğluna vermiş, eşiyle otursunlar diye. Bir zamanlar oturduğu kendi evi virane… Viraneyi öğretmen olan büyük oğluna vermiş ki, bir gün gelip yeniden yapsın diye. Vildan teyzenin bir de kızı var. Ona bir şey bırakmamak onu üzmüş olmalı ki, yeni bir ev yapıp içinde oturmak hem de kendisi de dünyadan göçtüğünde kızına bir şey kalsın istemiş.
Burayı uygun gördüm deyip, etrafını çevirdiği statüsü “hali arazi” olan bir yerde evini yapmış. Toprağın sahibi değil ama yıllar boyunca herkesin nasıl toprak sahibi olduğunu gördüğü için bunu yapmakta sorun görmemiş. Eskiden etrafına bir kuru duvar çevirdin mi, toprağın sahibi olunurmuş. Bir de kadastro geçerken burası benim demen yeterliymiş. Şimdi yasalar başka, uygulayıcılar başka… “Burayı sana vermezler” diyenlere, omzunu silkiyor. Omuz silkmek onun için ciddi bir protesto biçimi.
Artık yasalar da, mülkiyete bakış açısı da değiştiği için, Vildan Teyzenin çevirdiği toprak parçası üstünde mülkiyet kurma çabası sonuçsuz kalmış durumda. Elektrik de su da verilmiyor evine. Kaymakamlığın kapısını birkaç kere birlikte çalmışlığımız var. Hep aynı cevap: “Yardım edelim, su deposu yap kendine. Elektrik için panel kullan.” Yani orada yaşamasına izin var ama mülkiyetine sahip çıkmasına izin yok. Orası ölene kadar senin olsun diyorlar. Buna da omzundan geliyor cevap…
Hayatı hizmetlenmek
Vildan Teyze kendi işini kendi görmeye alışkın biri. Hatta başkalarının işini de görür kendi işi gibi. Ne yaptın bugün diye sorana “Ne yapayım? Hizmetlendim” der. Kimi zaman bir komşusuna yaptığı ekşi mayalı ekmektir hizmetlenmek, kimi zaman bir yırtığı onarmak. Her hizmete amade olmak erken yaşta üvey anne elinde kalmasından, o yetmez, erken yaşta evlendirilivermesinden belki de… Annesini kaybedince, babası yeniden evlenmiş. Kötü bir şey söylemiyor analığı için “Kendine göre annelik yaptı bana. Allah razı olsun” diyor. Yaşadığı bir şeyi, bir kaybı konuşurken “Yapacak bir şey yok” diyor sık sık. Çözüm bulamadığı her şeyi “yapacak bir şey yok” deyip kestirip atıyor.
Olanı olduğu gibi kabullenmek pek kolay olmasa da o bunu hayat ilkesi haline getirmiş. Ama bunu söyleyene kadar düzeltmek istediği şey için elinden gelen her şeyi yaptığından emin olabilirsiniz.

Gündüz ziyan olmasın diye
Hakikaten değişiktir Vildan teyze. Geceleri halı dokuyor. Gece dokuyor çünkü gündüze kıyamaz. Öyle ya, gündüz ne kadar çok şey yapılır. Halı dokurken hala kayınvalidesinin annesinden alıp kullandığı tezgahını kullanıyor. Yaşlı halı tezgahı kurt yeniği dolu. Dayanamayıp en zayıf yerinden kırılınca, kırılan parçayı atmaz o pek çok kişi gibi. Karşısına çıkan problemlere hep kendisi çözüm bulmaya çalışır ve hep kendi çözümünü kendi üretmenin bir yolunu bulur. Tuhaf, kendi imalatı bir tutkal üretiverir. Ne var bunun içinde diye sorduğunuzda, tarifi bir yemek tarifini andırır ama iş görür mü bu onarım, görür elbette. Sonra aklı hep keçisinde, koyunundadır. Domatesinde, biberindedir. Yoğuracağı ekmekte, yapacağı yemekte, pişireceği yemektedir. Şaşırtıcı işlerinden biriyle karşılaştığınızda, “kim yapacak ben yaptım” der. Bahçesinin bir kenarına yaptığı fırına, kocaman taşları dize dize, toprakla sıvaya düzelte yaptığı fırına ve onun küçücük bedenine bakarak inanamazsınız. “Ben yaptım” der boynunu büküp, hafif mahçup ve yaptıklarını neredeyse bir suç gibi üstlenir..
Başkasından aldığın lafı satma
Çok değişiktir o. Yemek yemez pek. Su içmez. Evinin peynirini, zeytinini, zeytinyağını domatesini, biberini kendi emeğiyle üretir. Kahvaltıda baş köşede güneşte yaptığı salçası vardır. Ama o azıcık yer. Bir bardak çay ile bir gıdım peynir, ekmek… Yatmadan da ne varsa ondan bir lokmacık. Sabah kahvaltısını Osman amca için hazırlar, çayı onun için demlerdi. O gittiğinden beri, çay sadece onu hatırlatıyor. 60 yıllık evliliğin sonunda, tatlı ama bazen ufak tefek bağrışmalarla süren, Vildan teyzenin sivri dilli bir lafıyla sona eren tartışmaları olurdu. Osman amca anlatmayı severdi. Vildan teyze “Başkasından aldığın lafı satma” derdi.
Onun tutulmayan sözlere, yüksek perdeden verilen vaatlere karnı toktur. Bir gün bastonuyla zor yürüyen Osman amca, eskiden nasıl duvar ördüğünü, ağır taşları taşıdığını anlatırken Vildan teyze yine dayanamamıştı, müstehzi belli belirsiz bir gülücük gördüm yüzünde: “Yapamayacaklarını anlatma, yapabildiklerini anlat!”
Zor yürüse de hep kıpır kıpır… Bazen dengesi bozuluyormuş, gözünde de katarakt başlamış. Pek derdini anlatan biri değil. Sadece azıcık yavaşlamış. Bir zamanlar komşum olan ressam Yusuf Katipoğlu’nun söylediği bir söz geliyor aklıma “Durursan ölürsün, yürürsen yaşarsın!”
“Ne zaman durdun?” diye soruyorum: “Hiç.” Onun duramadığını bütün köy biliyor. Gelinken kayınvalidesine, yaşlılara hizmetlenmek, hayvanlara hizmetlenmek, zeytin toplamaya, fasulye çapalamaya gitmek dışında, kocasının işlettiği kahvenin sorumluluğunu üstlenmek, köye telefon geldiğinde santral memuresi olmak, yörük köylerinde çekirdek satmak… Yaptıkları saymakla bitmiyor. Şimdi Çanakkale’nin ilçelerinde köylere giden minibüsler çalışıyor. O zamanlar bütün yolculuklar sabah gün doğmadan başlamak zorunda. Yürüyerek dağlar aşılırmış. Eşeği olan şanslıymış. Bu yüzden altı yaşından beri yürümediği yol kalmamış Vildan teyzenin.
Vildan nüfusunda yazmıyor ama o seviyor ismini. “Ne demek biliyor musun?” diye sorduğumda gayet emin cevaplıyor: “Bilmez miyim! Bereket demek, yeniden doğmak demek.”
İsmiyle bir, her gün yeniden doğuyor Vildan teyze… Her gün yine kendi işini kendi görüyor kimselere müdana etmeden. Eminim makas tutabilseydi kendi keserdi göbeğini…
Sana ne öğretti diye merak edeniniz varsa, en önemlisini buraya yazıyorum: “Senden duyacağına başkasından duysun. İyi haberi verirken bile dikkat et. Faydan olacağını sanırken, bir bakmışsın suçlu çıkmışsın.”
Boşuna bilir demedik: Gazetecilerin kulağına küpe olsun!