Depo’da, 27 Haziran’a dek devam edecek çok önemli bir sergi var: Aşk, Mark ve Ölüm. 1960’lı yıllarda Almanya’ya işçi olarak göç etmiş kadınların hikâyelerine, yaptıkları işlere, eserlerine, mücadelelerine, birbirleriyle olan ilişkilerine yer veren serginin adı, 1982 yılında Yeni Alman Dalgası olarak anılan müzik gruplarından Ideal’in yayımladığı aynı adlı şarkıdan geliyor.

Sergiye de adını veren şarkının sözleri şair ve yazar Aras Ören’e ait. Ören, aynı yıl kaleme aldığı “Aşk, Mark ve Ölüm” şiirinde, Almanya’daki göçmenlerin gündelik yaşamda karşılaştıkları hayal kırıklıklarını ve yükselen yabancı düşmanlığını ele alır. Aras Ören şiirini şöyle bitirir:
Ağla tepin bağır çağır
Alçak sesle yüksek sesle
Her yan duvar her yan sağır
Ölüm ucuz gelir bize
“Aşk, Mark ve Ölüm”, yönetmen Cem Kaya’nın Türkiyeli göçmenlerin Almanya’daki müzik tarihini konu alan 2022 yapımı belgesel filminin de adı.
Berlin merkezli Maxim Gorki Tiyatrosu tarafından hazırlanan ve küratörlüğünü Shermin Langoff’un üstlendiği iki ayrı bölümden oluşan sergi, Depo’nun iki katında yer alıyor. Serginin ilk bölümü, Melek Konukman-Tulgan, Filiz Taşkın, Serpil Yeter ve Gülsün Karamustafa’nın eserlerini bir araya getiriyor. Geniş çaplı bir araştırmaya dayanan bu bölüm, 1960’lı yıllarda Telefunken firmasının Berlin’de Stresemannstrasse 30 adresinde “misafir kadın işçiler” için tahsis ettiği yurdun sakinlerine odaklanıyor.

İşimiz gücümüzdür
Sanatçı Gülsün Karamustafa’nın 1977 tarihli “1977 1 Mayıs (Dikiş Makinesiyle Devamlı Kızıl Bayrak Diken Kadın)” başlıklı posteri, bu sergideki Türkiye’deki toplumsal mücadele tarihine ve kadın emeğine odaklanan işlerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Eser, 1 Mayıs 1977’de İstanbul’da yüz binlerce kişinin katıldığı İşçi Bayramı yürüyüşünü ve yürüyüş sırasında 34 kişinin hayatını kaybettiği saldırıyı tarihsel arka planına alıyor. Dönemin siyasi hareketleri içinde aktif olarak üretim yapan Karamustafa, toplumsal muhalefetin görsel dilinin çoğunlukla eril proleter figürler üzerinden kurulduğuna dikkat çekmekte. Sanatçının 1977 yürüyüşü için tasarladığı ancak kullanılmayan bu poster, kadın emeğini ve kadınların toplumsal mücadele içindeki görünmeyen rolünü merkeze taşıyor.
Serpil Yeter’in “İşimiz Gücümüzdür” başlıklı eseri, sergideki göçmen kadın emeğine odaklanan çalışmalardan biri olarak öne çıkıyor. Eserin merkezinde yer alan figür, Almanya’ya çalışmak için giden ilk kuşak kadın işçilere gönderme yapıyor. Esere eşlik eden açıklamada, Berlin’e davet edilen ilk işçiler arasında el becerisi yüksek kadınların önemli bir yer tuttuğu, bu kadınların başka bir ülkede tek başlarına yaşam kurma deneyimlerinin eserin ana izleğini oluşturduğu belirtiliyor. Yapıt, bir yandan kadınların üretim süreçlerindeki görünmeyen emeğine işaret ederken, diğer yandan ilk kuşak kadın göçmen işçilerin yaşam deneyimlerinin kolektif hafızada korunması gerektiğine dikkat çekiyor.

İlk kuşak göçmen kadınlardan…
Filiz Taşkın da bu bölümde öne çıkan sembol isimlerden. Yaşam öyküsüne kısaca baktığımızda, 1960’larda Türkiye’den Almanya’ya “misafir işçi” (Gastarbeiter) olarak giden ilk kuşak göçmen kadınlardan birisi: Özellikle kadın işçilerin yaşamı, işçi hakları ve göç deneyimleri üzerine anlattıklarıyla tanındı. İstanbul’da 1944 yılında doğdu. Gençlik yıllarında İstanbul’da Rum bir terzinin atölyesinde çalıştı. Burada hem terziliği öğrendi hem de Rumca konuşmayı ve çok kültürlü bir yaşamın içinde bulunmayı deneyimledi. 1960’larda Kıbrıs krizi ve Türkiye’deki siyasi atmosfer nedeniyle birçok Rum aile ülkeyi terk etmek zorunda kalıp Filiz Taşkın’ın çalıştığı atölye de kapanınca o da yeni bir hayat aramaya başladı. 1964 yılında Almanya’ya işçi alımları sürerken, iyi bir terzi olduğu için Almanya’daki bir fabrikaya başvurdu. Başvurudan yalnızca birkaç hafta sonra çalışma izni ve yol belgeleri hazırlandı. 14 Kasım 1964’te İstanbul’dan trenle yola çıktı; Münih ve Hannover üzerinden Batı Berlin’e ulaştı. Yolculuk sırasında başka göçmen kadınlarla tanıştı ve birlikte yabancı bir ülkeye gitmenin korkusunu paylaştılar. Berlin’e geldiğinde büyük bir kültür şoku yaşadı. Avrupa’yı çok modern hayal ederken savaşın izlerini taşıyan bir şehirle karşılaştı: yıkılmış binalar, dış tuvaletli evler, zor yaşam koşulları… Ayrıca Almanca bilmiyordu. O dönemde işçiler için dil kursları yoktu; çünkü Alman şirketleri işçilerin birkaç yıl çalışıp geri döneceğini düşünüyordu. Bu yüzden ilk kuşak göçmenler dili çoğu zaman kendi kendilerine öğrendi.
Filiz Taşkın, fabrikalarda ağır koşullarda çalıştı. Fazla mesai, bant sistemi ve disiplinli çalışma düzeni göçmen işçilerin hayatını zorlaştırıyordu. Zamanla işçilerin hak arayışına katıldı ve sendikal faaliyetlerde aktif oldu. 1972’de Bosch fabrikasında ilk yabancı kadın işyeri temsilcilerinden biri seçildi. Kadın işçilere haklarını anlatıyor, sendikalara katılmaları için onları teşvik ediyordu.
Yıllar sonra Almanya’daki göçmen kadınların hikâyelerini yaşatmak için çeşitli kültürel projelerde yer aldı. Eski işçi kadınları yeniden bir araya getiren “Club 2. Frühling” adlı dayanışma grubunun kurulmasına katkı verdi. Ayrıca Almanya’daki Türkiyeli göçmenlerin anlatıldığı belgesellerde ve sergilerde konuşmaları kullanıldı.
Filiz Taşkın, yalnızca bir göçmen işçi değil; aynı zamanda kadın emeği, göçmen hakları ve kültürel hafıza konusunda sembol isimlerden biri olarak görüldü. Sergide eserlerini, kişisel arşivini görmek mümkün.

Almanya’da işçi karısı olmak
Serginin ikinci bölümünde, yaşam öykülerinden esinlenerek özellikle video çalışmaları, yazılı metin ve heykellerden oluşan eserleriyle Almanya’yı tartışan sanatçılar yer alıyor: Nevin Aladağ, Züli Aladağ, Cana Bilir-Meier, Zühal Bilir-Meier, Ahu Dural, Semra Ertan, Harun Farocki ve Antje Ehmann, Daniel Knorr, Hakan Savaş Mican, Ersan Mondtag, İrfan Önürmen, Emine Sevgi Özdamar, Ülkü Süngün ve Želimir Žilnik.
1965 yılında Stresemannstrasse 30’a yerleşen Emine Sevgi Özdamar da bu bölümde öne çıkan isimlerden. 1998’de yayımlanan ve Berlin üçlemesinin ilk kitabı olan Die Brücke vom Goldenen Horn (Haliçli Köprü) adlı romanında, Telefunken’deki işi ile sömürü ve baskının olmadığı bir dünyaya duyduğu özlemin damga vurduğu hayatı anlatır. Annedili’nde ise “Annedili” nin izini sürer. Annedili’yle bağlantısının ne zaman kesildiğini hatırlayamaz ve kelimelerin peşinden gider. Bir gün annesiyle annedilinde konuşurken annesi şöyle der ona: “Biliyor musun, öyle bir konuşuyorsun ki, her şeyi tastamam anlattım sanıyorsun, oysa birdenbire bazı sözleri söylemeden atlıyorsun, sonra gene rahat rahat anlatıyorsun, ben de hoop seninle birlikte atlıyorum, sonra rahat rahat bir nefes alıyorum”. Sonra da şöyle der ona: “Saçlarının yarısını Almanya’da bırakmışsın” (s.7). Rüyalarında kelimeler önünden geçer: Görmek, Kaza geçirmek, İŞÇİ. Almanya’da İŞÇİ olmayı, Köyde bırakılmış ve Almanya yollarına düşmüş İŞÇİ KARISI olmayı, Almanya’da TEMİZLİKÇİ KADIN olmayı anlatır hikâyelerle. Annedili’yle nefes almak, ona giden yolu bulmak için dededili’ni yani Arapça’yı öğrenmeye karar verir ve yine hikâyeler anlatır, kelimelerle çocukluğunun peşine düşer, sesin kıymetini duyumsatan küçücük sözlükler oluşturur: Leb-Dudak, Duçar-Yakalanmış, Mutena-Özenli.

Benim adım yabancı
Serginin bu bölümünde dikkat çeken isimlerden bir diğeri Semra Ertan (1956–1982), Almanya’da yaşayan Türk göçmen bir işçi ailesinin kızı, şair, yazar ve göçmen hakları savunucusudur. Özellikle Almanya’daki yabancı düşmanlığı ve ırkçılığa karşı yaptığı protestoyla tanınır. Mersin’de doğan Ertan, çocuk yaşta ailesiyle birlikte Almanya’ya göç eder. İnşaatlarda çalışır. Hayatı boyunca işçi göçmenlerin yaşadığı ayrımcılığı, dışlanmayı ve kimlik sorunlarını şiirlerinde ve yazılarında işler. Türkçe ve Almanca olmak üzere çok sayıda şiir yazar, çeviriler yapar.
Almanya’daki artan ırkçılığı protesto etmek amacıyla Semra Ertan, 24 Mayıs 1982’de Hamburg’da kendini yakarak yaşamına son verir. Ölmeden önce verdiği röportajlarda “İnsanların barış içinde yaşamasını istiyorum” sözleriyle dikkat çeker. Eserlerinden en önemlisi, Mein Name ist Ausländer (“Benim Adım Yabancı”) adlı derlemedir.
Benim adım yabancı
İşim gücüm çalışmak
Yurdumdan çok uzakta
Dertlerimle Yaşamak (Semra Ertan)
Serginin küratörlerinden Erden Kosova serginin öneminin altını şu sözlerle çizmekte: “Sergi, esas olarak büyük bir emeği ve uzun bir süreyi kapsıyor. Emek Göçü Anlaşması’nın 65. yılındayız. Hayatını kendi emeğiyle şekillendirmiş, gençliklerinde Almanya’ya gitmeye karar vermiş; farklı nedenlerle, yalnızca ekonomik değil, geleneksellikten ve muhafazakârlıktan sıkıldıkları, yaşadıkları çevreden uzaklaşmak istedikleri ya da özgürlüğü ve cinselliklerini yaşamak istedikleri için Almanya’ya gitmiş genç kadınların uzun hikâyesini ve emeklerini görünür kılmak için bu sergiyi yaptık.”
Ayfer Bartu Candan sergi kapsamında yaptığı “Göç, Emek ve Toplumsal Cinsiyet: Almanya’ya Giden İlk Kuşak Kadın İşçiler” başlıklı sunumunda otuz beş kadınla yapmış olduğu sözlü tarih ve arşiv çalışmasının çok çarpıcı sonuçlarını aktardı. Bartu’ya göre bu kadınlar çoğunlukla ailelerinden/aile baskısından kaçarak Almanya’ya gitmişler ve izlerini kaybettirebilmişler”. Sunumunda yaptığı görüşmelerden örnekler de veren Bartu’nun çalışmasının kitaba dönüşmesini heyecanla bekliyoruz.
Kadınların başka bir ülkede anadillerinden uzak işçilik yapma, sol siyaset içinde yer alma, birey olma, özgürleşme mücadelelerini anlamak, hikâyelerini kolektif hafızamız için bir araya getirmek üzere bu şahane sergiyi kaçırmamanızı öneririm.
İnsan olmak suç mu?
Rengim başka diye
Neden hor görülür
Emek veren insanlar? (Semra Ertan)

Fotoğraflar: Maksim Gorki Tiyatrosu, Berlin tarafından yayınlanan sergi kataloğundan alınmıştır.










