Çapa’da Efsane Kadro Yemekçilik firmasına bağlı 100 yemekhane işçisi şirketin hastane ile yaptığı sözleşme sona erdiği gerekçesiyle işten çıkarıldı. DİSK’e bağlı Gıda-İş Sendikası öncülüğünde direnişe geçen işçiler, her gün hastane içinde yürüyerek taleplerini dile getiriyorlar. Kadın işçiler sömürü ve hak ihlalleri ötesinde toplumsal cinsiyet temelli sorunlarla da cebelleşmek zorundalar.

Çapa Tıp Fakültesi’nin yemekhanesini yıllardır ayakta tutan işçiler, 9 Temmuz sabahı işe her zamanki gibi yemek hazırlamak için gitti. Öğle yemeği çıktı, ertesi günün hazırlıkları kaldırıldı, mutfak toparlandı. Mesai bittiğinde ise yıllardır çalıştıkları işyerinde artık kendilerine yer olmadığı söylendi. Efsane Kadro Yemekçilik firmasına bağlı yaklaşık yüz yemekhane işçisi, şirketle hastane sözleşmesinin sona ermesinin ardından işsiz bırakıldı.
Bu, Türkiye’de taşeron çalışmanın işçi çalışmasını nasıl parçaladığının yeni bir örneğiydi. İşçiler bu duruma sessiz kalmadı ve üyesi oldukları DİSK’e bağlı Gıda-İş Sendikası ile direnişe geçtiler. Hafta içi her gün hastane içerisinde yürüyüş yapıyor; hastane yönetimine, çalışanlara, hastalara ve hasta yakınlarına sesleniyorlar.
Bu yürüyüşleri defalarca “burası hastane, hastalar rahatsız oluyor” denilerek engellenmek istenmiş. Her yanı inşaat halinde olan ve yemekhane işçilerini işten çıkardıktan sonra yemek dağıtım işini temizlik işçilerine angarya olarak yükleyen ve bunu da çöp toplama araçları ile yaptıran hastane yönetiminin, güvenlik ve polis aracılığıyla ilettiği bu “itirazı”na gülüp yürümüş işçiler. Bu durumu yürüyüş boyunca teşhir ettikleri için de hastane yönetimi bunu dillendirmekten vazgeçmek zorunda kalmış.
Direnişin 11. gününde, engellemelere rağmen her gün yürüyüş yapan işçilerin eyleminden sonra kadınlarla sohbet ettik. Yıllardır hem evlerini hem başkalarının sofralarını ayakta tutan kadınlar direniş alanında en çok mutfaktan söz ediliyor. Ama o mutfak yalnızca hastanenin mutfağı değil. Evlerin mutfağı. Çocuklarını büyütmek için maaşlarının yetmediği yerde (yani hemen her zaman) ek işlerin yapıldığı mutfak. Gece yarısı ertesi günün hazırlığının başladığı mutfak. Yani çoğu zaman kadınların hiç çıkamadığı mutfak.

Eve koşup yemek hazırlamak
Direnişteki kadınlardan elli yaşında. Yirmi dört yıldır aşçılık yapıyor. Çalıştığı mutfaklar değişmiş; özel sektör olmuş, vakıf hastaneleri olmuş, devlet hastaneleri olmuş. Son sekiz yılını ise Çapa Tıp Fakültesi’nde geçirmiş. Sağlık emekçilerinin, öğrencilerin ve hastaların önüne gelen yemeklerin hazırlanmasında yıllardır onun da emeği var.
Üç de çocuk büyüten Burçin 15 yıl önce eşinden ayrılmış. “Alkolik, ev ve çocukların sorumluluklarını bölüşmeyen” eski eşi, boşandıktan sonra “çocuklarından da boşanan babalar”dan olduğu için çocukların tüm sorumluluklarını kendisi üstlenmiş. Şimdilerde iki kızı da üniversiteyi bitirmiş, evlenmiş. Evde lise çağındaki oğluyla yaşıyor. Onlardan gururla bahsediyor ve kız çocuklarının okumasının ne kadar önemli olduğunu, bunun için ne kadar çaba sarf ettiğini anlatıyor. Yanımızda oturan diğer direnişçi kadınlar da onun bu çabasına şahitler ve onaylıyorlar. Ama diyor, “Çok zordu.”
Çocuklar küçükken öğle molasını dinlenmek için kullanmamış. İşyerinden koşarak eve gitmiş. “Molamı yapmıyordum. Eve geliyordum. Yemeği hazırlayıp çocukların önüne koyuyor, tekrar işe gidiyordum.” Küçük oğlu henüz üç dört yaşlarındayken, hafta sonunu bekleyerek büyümüş. “Anne ne zaman cumartesi gelecek?” diye sorarmış.
Kreş meselesini sorunca, “Oğlumu Bezmialem Vakıf Üniversitesi’nde çalışırken bir buçuk yıl kreşe verebildim. Oğlumun tek avantajı o oldu. Kreş ücretini asla ödeyemezdim. Hastaneden ödendiği için. Olması gereken bu ama bizim Çapa’da da var kreş mesela. Ama asla totalden ödemiyorlar. Çocuğun annesi, ebeveyni kendi ödüyor. Bir buçuk sene sonrasında da eve kapatmak zorunda kaldım çocuğumu” dedi.

“Boşandığımı hiç söylemedim”
Yemekhanedeki maaşı tek başına geçinmeye yetmiyor Burçin’in. Bu yüzden yıllarca akşamları apartman temizlemiş. Hafta sonları mevlit yemekleri hazırlamış, pilav yapmış. Toplu yemek organizasyonlarına gitmiş. Kendi mesleğini de sürdürmüş, başka işlere de koşmuş. “Üç apartman siliyordum. Akşam işten çıkınca gidiyordum. Hafta sonları da toplu yemeklere gidiyordum.” Yıllardır aynı mesaiyi yaşayan pek çok kadın gibi onun için de dinlenmek, boş zaman ya da kendine ait bir hayat neredeyse hiç olmamış. “Hep çalışıyordum. Arkadaşlarım ‘çay içelim’ derdi. Ben ‘işe gidiyorum’ derdim.”
“İlk defa kendim olduğumu bir aydır anladım” diyor Burçin. Bahsettiği bir ay, çocuklarının evlenip hayatlarını kurduğu ve onlar için endişelenmediği bir dönem. Ki hemen ardına işsiz kalıp sendika ile birlikte direnişe geçmiş. Direnişi, kendisi için attığı bir adım olarak görüyor.
Burçin’in anlattıkları yalnızca ağır çalışma koşullarını değil, kadınların işyerinde kurmak zorunda kaldıkları görünmez savunma mekanizmalarını da ortaya koyuyor. Boşandıktan sonra yıllarca bunu çalıştığı işyerlerinde söylememiş. “Eşim şoför” demiş, “uzun yolda”, “işe gitti”… Boşandığını öğrenen erkeklerin yaklaşımının değişeceğini, toplumun kendisi hakkında konuşmaya başlayacağını düşünmüş. Mutfaklarda yıllarca tanık olduğu tacizleri anlatırken de aynı nedenle kendisini görünmez kılmaya çalıştığını söylüyor. Kaldı ki kadınların işlerini kaybetmemek yaşadıkları taciz karşı sessiz kaldıklarını da yüksek konumundaki erkeklerin bu gücü nasıl kullandıklarını da çevresinde gözlemlemiş.

Kadınlar çalışmaya başlamıyor, hep çalışıyor
Direnişçi kadınlardan diğeri de Çiğdem Eldem, Çapa’da son beş yıldır çalışıyor. İlk olarak garson olarak başlamış, son bir buçuk yıldır ise pastacı olarak devam ediyor. Simitler, poğaçalar, kekler, kurabiyeler… Gün içinde özellikle çocukların ve doktorların pastaları, tatlıları, kekleri onun eliyle hazırlanıyor. Bunları da havalandırması bile olmayan ve bu yüzden bazen günde iki-üç kez elbise değiştirmek zorunda kaldıkları bir yemekhanede yapıyor.
Biri 28, diğeri 30 yaşında iki çocuğu olan Çiğdem, çocukları küçükken sigortalı bir işte çalışamamış. “Bakacak kimsem yoktu” diyor. Evdeymiş ama evdeki işlere ek olarak ücret getirecek işler yapmayı hiç bırakmamış. Merdiven silmiş, etiket yapmış, dantel sarmış, dikiş dikmiş. Ev eksenli çalışmanın görünmeyen parçalarından hangisi varsa yapmış. Aslında onun anlattıkları, kadınların “çalışmaya başlama” hikâyesinin çoğu zaman gerçeği yansıtmadığını gösteriyor. Çünkü kadınlar çalışmaya başlamıyor. Zaten çalışıyor. Sadece bir gün bunun karşılığında maaş almaya başlıyor, sigortaları yatıyor, vergi dilimine giriyorlar…
Taşeron şirketin sözleşmesinin sona ermesiyle başlayan süreçte hastane yönetiminin işçilerle doğrudan bir çözüm kurmaması, direnişin temel başlıklarından biri haline geldi. Çiğdem de buna öfkeli ve “Ben iş istemiyorum demiyorum. Ama önce hakkımı istiyorum. Ben alın teri döktüm. Beş yıl burada çalıştım” diyor. Kullanamadığı yıllık izinleri içeride kalmış, eksik yatan maaşları var. Öncelikli olarak onları istiyor Çiğdem.
“Evi dolduran” kadının emeği…
Bütün sohbeti bir röportaja sığdırmak elbette mümkün değil ama hem Burçin hem de Çiğdem ile konuşurken bu kadar sorumluluk ve işin içerisinde kendilerine zaman ayırıp ayıramadıklarını merak ettim. Kendilerine sordum da.
“Bazen kendime diyorum ki Çiğdem… Kendini çok yıpratıyorsun. Mesela geçen gün iki günlüğüne tatile çıkayım dedim.” Aklı evde kalmış ve yetişkin çocukları da “Anne, sensiz ev bomboş” demiş. Elbette kurulan bağın da etkisi bu ama Çiğdem de “evi dolduranın” kendi emeği olduğunun farkında. “Fark ettim ki ben yokken hep hazır yemek sipariş ediyor. Belki de biz böyle alıştırdık.”
Burçin için ise zaten tüm boş vakitler ek işlerle dolu. Direnişte iken bile bir yerde işe başlamak gerektiği düşüncesi ağır basıyor.
Kendilerine dair hayallerini de konuştuk. Burçin “keşke güzel bir evliliğim olsaydı, düzgün bir eşim olsaydı, çalışmak zorunda kalmasaydım, çocuklarıma daha fazla zaman ayırabilen bir anne olmak isterdim” derken Çiğdem de “Kendime küçük bir dükkân açmak isterdim” dedi.










