İstanbul ve Diyarbakır’da açıklanan iki rapor kadın yoksulluğunun ortak bir fotoğrafını çekiyor. Bölgesel farklar var, ancak barınma krizi, güvencesizlik ve bakım yükü iki kentte de aynı. Kadın emeği ev içinde görünmez, iş gücü piyasasında güvencesiz. Yoksulluk haneye yazılıyor; kadının emeği de yoksullaşmayı da görünmez kalıyor.
Kadınlar Evde Ücretsiz, İşte Güvencesiz çalışıyorlar

Kadının İnsan Hakları Derneği’nin (KİH) “Devletin Uzağında, Dayanışmanın Eşiğinde: İstanbul’da Kadınların Yoksullaşma Deneyimleri” adlı İstanbul’da hazırlanan raporu ile Güneydoğu Anadolu Belediyeler Birliği Kadın Politikaları Müdürlüğü’nün “Diyarbakır’da Kadın Yoksulluğu” Araştırma Raporu Feminist Mekan’da yapılan Feminist Buluşmalar’da birlikte ele alındı. Toplantıda feminist iktisadın önemli isimlerinden Şemsa Özer de anıldı ve kadın emeğini görünür kılmada yaptığı katkılar hatırlandı. Konuşmalar boyunca çizilen çerçeve ortaktı: Kadının yoksulluğu değil yoksullaşmasından söz edilmeli. Yoksullaşmanın önemli bir nedeni düşük gelir ve genel bir yoksullaşma olsa da temel sorun, kadın emeğinin hem ev içinde hem işgücü piyasasında sistematik biçimde değersizleştirilmesi ya da yok sayılması. Kadının aile içine hapsedilmesi…Fail “patriyarkal kapitalizm.”
Diyarbakır’da işsizlik ve kayyum kıskacı
Diyarbakır araştırmasını anlatan feminist araştırmacı Semiha Arı, kentteki tabloyu net rakamlarla ortaya koydu. Bağlar ve Sur’da mutlak yoksulluk derinleşmiş durumda. Kayapınar’da koşullar görece daha iyi olsa da kadın istihdamı açısından tablo değişmiyor. Kadınların yaklaşık yüzde 75’i istihdamda değil. Ücretli işte çalışan kadın sayısı son derece düşük. Haneler çoğunlukla tek maaşla geçiniyor ve gelirler asgari ücret düzeyinde ya da altında.
Arı, Diyarbakır’ın farkını “çok katmanlı” değerlendirdi: “Bölgesel durum ortaya konmalı, savaş durumu var. 100 yıllık geri bıraktırma var.” Bu durum kadınların emek piyasasına girişini daha baştan sınırlıyor. Üstelik çalışan kadınlar için de koşullar ağır. Uzun saatler, düşük ücretler ve çoğu zaman asgari ücretin altında kazanç söz konusu.
Arı, İstanbul ile Diyarbakır arasındaki bölgesel farka bir etken daha ekledi: “Kürdistan’da mevsimlik işçilik çok belirgin.” Erkekler düzensiz, yevmiyeli işlerde çalışırken kadınlar büyük ölçüde ev içinde kalıyor. Ancak bu bir tercih değil; kadınların önemli bir kısmı iş aradığını söylüyor. Kadınların çoğu “çocuğu bırakacak yer buluruz” diyerek tam zamanlı çalışmak istiyor. Sorun yalnızca bakım yükü değil; istihdam sorunu, çalışılacak işlerin yokluğu.
Arı, Türkiye’de yoksulluğun ölçülme biçimini sorunlu buluyor: “Kadın yoksulluğu patriyarkal sistemin sonucu olarak kadını gelirden yoksun bırakma, Türkiye’de emek rejimi, yoksulluk ev-aile-haneye göre ölçülmesi, oysa o evde herkes eşit yaşamıyor.” Ayrıca, ev sahibi olmak kadının mülk sahibi olduğu anlamına gelmiyor. Gelir çoğu zaman erkeğin kontrolünde. Sigorta ve sağlık güvencesi erkeğe bağlı. Kadın ev içinde çalışsa da ekonomik olarak her zaman erkeğe bağımlı kalıyor.
Semiha Arı, Diyarbakır’da kayyum yönetimlerinin uygulamalarının kadınların hayatını muazzam etkilediğini, kayyum ile mahrum kaldıkları hizmet ve desteklerden yakındıklarını da anlattı. “Belediyelerin sunduğu kurslar ve JinKart gibi uygulamaların, kadınlar için kamusal alana katılımında önemliydi. Bu alanların daralması, kadınların gündelik hayata katılımını da daralttı.”
Arı son olarak sosyal yardımların aile üzerinden verilmesinin “kadınları erkeklere bağımlı kılmasının önüne geçilmeli ve kadınlara doğrudan, erkekten bağımsız destek verilmeli” dedi.
Görünmeyen yoksullaşma
İstanbul raporunu anlatan Nükhet Sirman ise araştırmanın “yoksulluk” değil “yoksullaşma” kavramı üzerinden kurulduğunu söyledi. 40 kadınla yapılan nitel görüşmeler, son beş yılda hayatın birçok alanında daralma yaşandığını gösteriyor. Sirman’a göre kadınların yaşadığı sorun yalnızca gelir kaybı değil, sistematik bir eşitsizlik ve sorumlu “partiyarkal kapitalizm.”
“Eş ve anne olarak tanımlanması kadınların emeğinin ve kimliğinin sömürülmesi.” sözleri kadınların yoksullaşmasının özeti gibi…Kadınların mülkü yok, ücretsiz bakım yükü var ve çoğu güvencesiz işlerde çalışıyor. Ancak yoksulluk ölçülürken bu unsurlar hesaba katılmıyor. Kadınların istihdamda olmaması çoğu zaman “doğal” kabul ediliyor.
Sirman bunu şöyle açıkladı: “Kadını aile içinde tanımlama, istihdamda yer almaması büyük bir sorun olarak değil normal görülmesine neden oluyor. Ailenin kadınların esenliğinden sorumlu olarak görülmesi, kadınlara sosyal politika geliştirilmemesine, bakım işlerinin kamusal olmamasına neden oluyor.” Böylece kadın emeği hem görünmez kalıyor hem de değersizleştiriliyor.
Patriyarka ile kapitalizm son yıllarda dönüşmesiyle, “Kapitalizm vahşi kuralsız kapitalizm oldu. Patriyarka artık devlet eliyle örgütleniyor; bugün kamusal bir patriyarka ile karşı karşıyayız. Kadının sokağa çıkamaması, devlette örgütleniyor. Eskinden biz partiyarka ile kapitalizm eklemlenmesini, aile ile açıklardık. Bugün Aile Yılı’na girdikten sonra, devletle, kamu politikaları ile açıklayabiliriz.” Özetle, siyasi iktidarın aileyi merkeze koyması, kadınların kamusal alandan çekilmesinde önemli bir etken.
Kadınların kamusal alandan çekilmesi ve yoksullaşmasında Diyarbakır gibi İstanbul’da da en çok öne çıkan başlık barınma krizi… Artan kiralar kadınları daha uzak mahallelere ya da aile yanına dönmeye zorluyor. Bu durum iş kaybı, ulaşım sorunu ve bakım yükünün artması anlamına geliyor. Daha uzak mahalleye taşınan temizlik işçisi müşterisini kaybediyor. Aile yanına dönen kadın özgürlüğünü kaybediyor.
Tüm bu bulguların yanında, her iki raporda olumlu bir tespit olup olmadığına ilişkin soruma Nükhet Sirman’ın İstanbul odağındaki yanıtı olumsuzdu. Hatta, “Kadınların artık işe gidecek ne zamanları ne gelirleri var. Kadınların bir araya gelip dayanışması da zorlaştı. Kadınlar çok daha yalnız ve yalıtılmış yaşıyor.” dedi.
KİH’den Ezel Buse Sönmezocak, kadınların istihdamı yalnızca gelir olarak görmediğini, kamusal hayata katılım ve özgürlük ile birlikte değerlendirdiğini söyledi. Kadınlar bu nedenle insan onuruna yaraşır işleri olmasa bile, iş bulamama korkusu ile kayıt dışılığa razı, tacize ses çıkaramama, sömürüye sessiz kalma durumunda kalıyordu.
Güvencesizlik kadınlar için yalnızca ekonomik değil; bedensel ve psikolojik bir baskı anlamına geliyor. Ayrıca, barınma krizi şiddetten uzaklaşmanın önünde de engel. Yoksulluk kadınları şiddet döngüsü içinde tutabiliyor. Ya da boşanmak isteyen kadın makul kiralık ev bulamıyor ve aile evine dönmek zorunda kalıyor.
‘Aileci’ Türkiye’ye karşı feminist politika
Toplantının sonunda kadın yoksulluğunun geldiği noktayı ve bundan sonrasına dair feminist politika önerilerini üç konuşmacıya da sordum. Nükhet Sirman umutlu değil çünkü aile merkezli politikalar ve yaygın yoksullaşma kadınların durumu görünmez kılıyor: “Aileci bir Türkiye olacak. Esas sorun, bu politikalarla kadınların özgürleşmesinin önünde set çekilmesi. İşsizlik ciddi anlamda yaygın. Herkesin yoksullaşması ile kadınların yoksullaşması görülmüyor.”
Ezel Buse Sönmezocak ise 6284 sayılı yasanın etkin uygulanmasının ve İstanbul Sözleşmesi’ne dönülmesinin tüm bu sorunları bertaraf etmede ne kadar hayati olduğunu hatırlattı.
Şüphesiz yerel dinamikleri dikkate aldığımızda İstanbul ve Diyarbakır arasında çeşitli farklar olsa da iki kentte de tablo benzer. Kadın hem ev içinde hem iş bulursa işte çalışıyor. Ev içi emeği görünmüyor; işi varsa ücretli emeği değersizleştiriliyor. Her durumda yoksulluk aile üzerinden değerlendiriliyor ve haneye yazılıyor. Kadın yoksulluğu görünmüyor, ölçülmüyor. Bu yüzden kadın yoksulluğuna karşı bir politika da geliştirilmiyor. Kadınların yoksullaşmasına çözüm, bütüncül ve hak temelli, feminist iktisada dayanan sosyal politikalardan geçiyor.










