Skip to main contentSkip to footer

15-16 Haziran Direnişi’nde kadınlar

“Fabrikadaki çoğu kadın 600-700 işçiye haklarının ellerinden gideceğini anlattığımızda protestoya katılmayı tereddütsüz kabul ettiler. Fabrikada sendikasız işçi yoktu, kadınlar erkeklerden daha bilinçliydi, sınıfsal olarak da meseleyi biliyorlardı.”

Türkiye işçi sınıfı tarihinin en kitlesel, en görkemli direnişlerinden biriydi 15-16 Haziran. Bu tarih, hep erkekler tarafından yazıldı. Bu nedenle en önlerde yürüyen, tankların üzerine çıkan, fabrikalarda ve sokaklarda direnen kadınların isimleri ve deneyimleri pek geçmez kitaplarda. Direnişte yer alan kadın işçiler de deneyimlerini aktarmak konusunda erkekler kadar istekli değil. Durum böyle olunca elimizdeki bilgiler çok sınırlı kalıyor.

Yine de bazı tanıklıklar ve anlatılar, 15-16 Haziran’ın kadınlarına, kadın deneyimlerinin önemine götürüyor bizi. Çeşitli kaynaklarda yer alan bu tanıklıklardan yararlanacağız.

Zafer Aydın’ın Ayrıntı yayınlarından çıkan İşçilerin Haziranı 15-16 Haziran 1970 isimli araştırmasını dikkatli okuduğunuzda erkek tanıklıklarından ve bir kadının tanıklığından daha fazla bilgiye ulaşmak mümkün. 15-16 Haziran’ın kadınlarını ayrıntılı araştırmak ise kadın emeği tarihçisi kadınların bu alanlara daha fazla ilgi göstermesi ile mümkün olabilecek.*

1960’lı yıllar, Türkiye’de sanayileşmenin hızlandığı ve işçi sınıfının hem nicel hem de nitel olarak büyüdüğü bir dönemdir. İthal ikameci kalkınma modelinin uygulandığı bu süreçte, binlerce kadın köylerden kentlere göç ederek fabrikaların üretim bantlarında yerini aldı. Özellikle İstanbul ve çevresindeki sanayi kuruluşlarında -Sümerbank, Tekel, Singer, DYO, İbrahim Ethem İlaç Fabrikası, Demirdöküm, Arçelik, Eczacıbaşı gibi- çalışan kadın işçilerin sayısı hızla artmıştı.

Bu dönemde tekstil, gıda, ilaç ve kimya sektörlerinde kadın istihdamı özellikle yoğunlaştı. Patronlar, kadın emeğini “ucuz, itaatkâr ve becerikli” olarak değerlendirirken, aslında cinsiyetçi önyargıları kapitalist sömürünün hizmetine sunuyorlardı. Kadınlar, erkek işçilerden %20-30 daha düşük ücretle çalıştırılıyor, daha ağır koşullara katlanmak zorunda bırakılıyor, aynı zamanda ev içi yeniden üretim işlerinin tüm yükünü omuzluyorlardı. Ancak kadın işçilerin bu artan görünürlüğü, onların emeklerinin toplumsal olarak değerlendirilmesi anlamına gelmiyordu. Aksine, kadınlar çifte sömürü altındaydılar.

Kaynak: Zafer Aydın, İşçilerin Haziranı kitabı, Nuran Gülenç’in DİSK Tarihi/Kuruluş-Direniş-Varoluş 1. Cilt

15-16 Haziran Direnişi’ne giden süreç ve kadınların sendikal konumu

1967’de kurulan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Türk-İş’in devlet sendikacılığına ve uzlaşmacı politikalarına alternatif olarak ortaya çıkmış ve işçiler arasında hızla taraftar bulmuştu. DİSK’in mücadeleci sendikacılık anlayışı, özellikle genç ve dinamik işçiler arasında karşılık bulurken, kadın işçiler de bu yeni örgütlenme biçiminden etkilendiler.

DİSK’in bünyesinde yer alan Kimya-İş, Maden-İş, Lastik-İş, Tekstil-İş gibi sendikalarda çok sayıda kadın işçi üye bulunuyordu. Ancak sendikal yapılanmanın karar alma mekanizmalarında kadınlar büyük ölçüde dışlandı. DİSK’in on bir kişilik genel yönetim kurulunun tamamı erkekti ve bağlı sendikaların yönetimleri de benzer bir erkek egemenliği sergiliyordu. Bu durum, o dönemin genel toplumsal yapısının sendikalardaki yansımasıydı.

Bu dışlanma, kadınların sendikal örgütlenmedeki paradoksunu açıkça ortaya koyuyordu: Bir yandan üretimde ve üyelikte önemli bir ağırlıkları varken, diğer yandan politik karar alma süreçlerinden sistematik olarak uzaklaştırılıyorlardı. Ancak bu durum, kadınların pasif kalacağı anlamına gelmiyordu. Aksine, onlar kendi örgütlenme biçimlerini geliştiriyor, fabrika içinde gayri resmi komiteler kuruyor, dayanışma ağları oluşturuyorlardı.

Kadın işçi temsilcilerinin öncü rolü

Direnişte sadece sıradan kadın işçiler değil, sendikal temsilcilik yapan kadınlar da önemli roller üstlendi. İbrahim Ethem İlaç Fabrikası’nda çalışan ve Kimya-İş’in işyeri temsilcisi olan Nurten Arıcan, o günlerin önemli kadın liderlerinden biriydi. 31 yaşında, beş çocuklu bir anne olan Arıcan, işçi kadınların bilinç düzeyini şöyle değerlendiriyordu:

“Fabrikadaki çoğu kadın 600-700 işçiye haklarının ellerinden gideceğini anlattığımızda protestoya katılmayı tereddütsüz kabul ettiler. Fabrikada sendikasız işçi yoktu, kadınlar erkeklerden daha bilinçliydi, sınıfsal olarak da meseleyi biliyorlardı.”

Arıcan’ın bu tespiti, kadınların çifte sömürü altında olmalarının onları daha bilinçli kıldığını düşündürür. Hem fabrikada hem evde yaşadıkları sömürü deneyimi, onları sistem karşıtı duruşa daha hazır hale getirmiş olabilir. Yürüyüş günü yaşadıklarını ise şöyle anlatıyor:

“Beyaz önlük ve ayakkabılarımızla haydi lafını duyar duymaz çıktık. İşçileri temsilciler olarak biz yönlendiriyorduk. Topkapı’daki ampul fabrikasının önüne gelince oturun dedim, bembeyaz önlükleriyle insanlar dalgalanıp oturdular. Polis kordonuna alındık. Geri dönmek üzereyken biz buradan geçeceğiz diye karar verdik ve kadın-erkek el ele, kol kola kenetlenip polisi yardık.”

Direnişin ilk günü: “Çiğne beni, çiğne!”

12 Haziran 1970’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden dört ret oyuna karşı 230 oyla geçen Sendikalar Yasası değişikliği, DİSK’i işlevsiz hale getirmeyi hedefliyordu. Bu saldırıya karşı 15 Haziran sabahı başlayan direniş, kadın işçilerin cesur duruşuyla tarihe damgasını vurdu.

O sabah, Cevizli Tekel sigara fabrikasından çıkan kadın işçiler, üzerlerinde beyaz önlükleri ve ayaklarında terlikleriyle yürüyüşe katıldılar. 6.000 bin işçinin çalıştığı bu fabrikada kadınlar çoğunluktaydı ve birçoğu henüz 20 yaşında bile değildi. Dönemin tanıklarından Ahmet Sarıcan’ın aktardığına göre: “Müthiş bir görünüm vardı. Kadın işçiler önlükleriyle yürümeye başlamıştı. Bir süre sonra ayakkabılarını ellerine alarak çıplak ayakla yürüdüler.”

Öğretmen ve yazar Kemal Yalçın ise İstanbul Üniversitesi’nde öğrenciyken tanıklık ediyor direnişe. Yıllar sonra direnişle ilgili anılarını kaleme alan Yalçın, izlenimlerini şöyle aktarıyor: “Nehrin önü gerilmiş gibi, önden önden geliyor dalgalar. Güneş tepemizde. Mevsim gündönümüne yakın. Gündönümü sıcağı kavuruyor ortalığı. Kadınların öfkeleri ateşleniyor sanki! Önlerde daha çok kadınlar haykırıyor gibi…

Kör ve sağır çelik yığını halindeki bir tank, akan insan nehrinin yatağındaki son gediği de ağır ağır ilerleyerek kapatmak üzere. Tankla burun burunayız! Yüzlerce el çelik paleti tutuyor. Tankın üstünde askerler, ellerinde silah, parmakları tetikte! Kara önlüklü bir işçi kadın attı kendini tankın önüne! ‘Çiğne beni, çiğne!’ Bir an duraksıyor tank. Saliselik bir süre. İşçiler uçtu mu, sıçradı mı, şahlandı mı? Elleri tetikteki askerlere sarılıveriyorlar. Kara önlüklü genç kadın paletin önünde. Şimşek gibi bir kadın sesi: ‘Çiğne beni, çiğne!’

Yüzlerce el, paleti tutmuş. Tırnaklarımı çeliğe batırıyorum! Tırnak, çelik palete batar mı? Batar! Kara önlüklü genç işçi kadının ölmemesi, ileriye akan hayat suyunun durmaması için insan tırnağı çeliğe batar! Gözlerim çeliğe batan insan tırnaklarını gördü!

Önümüzdeki tanktan duvar yıkılıyor. Kara önlüklü genç işçi kadını yerden kaldırıyor nasırlı eller.”

Bu görüntü, sadece fiziksel cesaretin değil, sınıfsal bilincin de en yüksek ifadesi olarak tarihe geçti. Tankların önüne yatan bu isimsiz kadın işçi, Türkiye emek tarihinin en ikonik figürlerinden biri haline geldi.

Ancak tüm bu katılımın her zaman bilinçli ve örgütlü bir tercih olmadığını da belirtmek gerekir. Direniş başladığında 19 yaşında olan Tekel işçisi Emel Civan’ın tanıklığı ise daha farklı. Kadın işçilerin büyük bölümünün yürüyüşten haberdar olmadığını söyleyen Civan, 15 Haziran günü yaşadıkları şaşkınlığı şöyle dile getiriyor:

“Aniden fabrikayı boşaltın diye bir uyarı geldi işyerindeki arkadaşlarımızdan, ki bunlar ön çalışmalarını yapıyorlarmış ama bize hiçbir bilgi vermemişlerdi. Binlerce işçi, erkek ama, bayan yok içlerinde, ellerinde sopalarla fabrikaya doğru geliyorlardı akın akın. Tabii biz de korktuğumuz için üzerimizde önlükler, ayağımızda terliklerle, üstümüzü değiştirip çantamızı almamıza fırsat kalmadan fabrikayı boşalttık.

Ne olduğunu da bilmiyorduk, hiçbir önderlik yoktu işyerimizde. Biz de o kalabalığa karıştık. Hep beraber Kadıköy’e kadar yürüdük. 3,5 saatimizi aldı o kalabalıkla beraber Kadıköy’e yürümemiz. Orada bir kargaşa oldu, ezilenler oldu, silah sesleri oldu. Biz ne olduğunu da anlamıyoruz, bir şeyden de haberimiz yok…”

* Zafer Aydın, İşçilerin Haziranı kitabı, Nuran Gülenç’in DİSK Tarihi/Kuruluş-Direniş-Varoluş 1. Cilt, https://birlesikmetalis.org/maden_is/kitap/Dosya_15-16haziran.pdf, https://solfasol.s3.amazonaws.com/ issues/2020-08/solfasol-2020-08_091.pdf, Necla Akgökçe’nin Petrol İş Kadın’ın Temmuz 2012 tarihli sayısında yer alan Belkıs Kaya söyleşisi, Suna Yılmaz ve Hatice Kurşuncu’nun Cevizli Tekel’le ilgili çalışmaları

**Bu yazı için Kadın Emeği Almanağı’ndan yararlanılmıştır.

 

Yazarın Diğer Yazıları

İlginizi Çekebilir

Son Yazılar