Pınar Özgül’ün Varto’dan İstanbul’a oradan Almanya’ya olan yolculuğu esasen bir kendini bulma ve kurma mücadelesi. Farklı işlerde çalışmış olsa da şimdi düzenli bir işi var. Müzikle uğraşıyor. Geçtiğimiz günlerde Aẍw û Adir (Su ve Ateş” isimli Kirmanckî dilinde bir şiir kitabı çıkardı. Kitap Almancaya da çevrildi…Hikayesini ondan dinliyoruz.

Pınar Özgül Almanya’nın Berlin şehrinde yaşıyor. Evli iki çocuğu var, eşiyle birlikte 30 yıldır müzik yapıyorlar. Pek çok işe girmiş çıkmış, 13 yıldır da hava güvenliği personeli olarak çalışıyor. Aẍw û Adir / Wasser und Feuer (Su ve Ateş), Kirmanckî diliyle yazdığı bir de şiir kitabı çıkardı. Kitabın Almancaya tercümesi de yapılmış.
Şöyle tanımlıyor kitabını: “Anadilimizde kaybolmaya yüz tutmuş kelimeleri, tarihimizi, kültürümüzde zamanla unutulan geleneksel etkinlikleri, inancımızda artık uygulanmayan birçok ritüel terimini ve aşk, sevda gibi temaları bulabilirsiniz. Ayrıca söz ve müziği Pınar & İmam Özgül’e ait olan 14 eserin notaları, anlamları, aynı anlama gelen farklı terimler ve sözcükler de kitapta yer alıyor.”
Kadınların tarihi; sınırların, sınıfların ve erkek egemen anlatıların ötesinde, sessizce ama dirençle dokunur. Varto’da tek odalı bir barakada başlayan yolculuğunu Berlin’e, vardiyalı işçilikten “Aẍw û Adir” kitabına uzanan bir üretim alanına dönüştüren Pınar Özgül; anadili Kirmanckî, kadın emeğini ve varoluş mücadelesini anlatıyor. Görünmeyen emeğe ve patriyarkal zihniyete karşı kendi sesini inşa eden bir kadının ilham veren söyleşimizle sizleri baş başa bırakıyoruz.
“Bir şiir okuyarak günü başlıyorum”
Okurlardan geri dönüşler nasıl oldu?
Yaklaşık iki ay içerisinde adeta yok sattı; özellikle Almanya’da yaşayan üniversiteli gençlerin ilgi odağı hâline geldi. Okurların bana ulaşarak kitap hakkındaki fikirlerini ve duygularını paylaşmaları olağanüstü bir duygu. Alman okuyucular için de durum aynı… Her kesimden insanın kendisinden bir şeyler bularak Aẍw û Adir ile bağ kurması beni çoğu zaman hem şaşırtıyor hem de çok mutlu ediyor.
Beni en çok etkileyen geri dönüşlerden biri Alman bir okuyucuma aitti: “Kitabını başucuma koydum; uyumadan önce bir şiirini okuyup öyle uyuyorum, sabah uyanınca da yine bir şiirini okuyup güne başlıyorum.” demişti.
Varto’da nasıl bir evde, nasıl bir ailede büyüdün?
1975 yılında Varto’nun Tuzlu (Şorik) köyünde, 1966 depreminden bize kalan tahtadan ve üstü saclı tek odalı bir barakada dünyaya geldim. Anne, baba ve altı çocuk… Ailenin en küçüğü benim.
Çocukluğuma dair hafızamda en çok yer eden ses ise annemin sesi, tabiatın güzelliği ve ikisinin kokusu.
Kirmanckî diline olan bu özel ilgin ve araştırma merakın nereden geliyor?
Bizim evde her daim kilam söylenirdi; başta annem çok iyi bir dengbêjdi. Sonra ağabeyim bağlama çalardı ve ben doğal olarak müziğin içinde doğdum, büyüdüm.
Türkçe dilinden önce anadilimiz Kirmanckî vardı, o yüzden Türkçe bilmiyorduk. Tabii ki doğal olarak kilamlarda da her alanda olduğu gibi Kirmanckî dili hakimdi.
Daha sonraları Avrupa’da gördüm ki herkes anadilinde kendisini gayet doğal anlatabiliyor ve bunun kimseye herhangi bir zararı da olmuyor. Herkes kendisini kendi dilinde tarif ediyorsa, biz neden bunu yapmayalım? Bizim kadim, köklü ve zengin bir anadilimiz var ve biz bu dili resmen terk etmişiz. Biz de herkes gibi kendimizi anadilimizde en doğru şekilde tarif edebiliriz. Bir yerde özümü dara tutmak ve özümde kalmaktı belki.
Herkes gibi ben de doğal güzelliklerimle tanınmak istedim. Çünkü anadili insanın kimliğidir ve aynı zamanda bütün kapıların anahtarıdır inancındayım. Bizim anadilimize biçtiğimiz değer, aslında kendimize biçtiğimiz değerin kendisidir.
“Abla beni de götür”
Başarılı bir öğrenci olmana rağmen eğitim hayatın yarıda kalmış bununla ilgili ne söylemek istersin?
Tahsilim ilkokul beşinci sınıfla son buldu; sebebi ekonomik şartlardı. Hayat herkese aynı davranmıyor maalesef. İnsanın doğduğu coğrafya insanın kaderidir diyoruz; çünkü doğduğu yeri insan kendi belirleyemediğinden dolayı bizler de Varto’nun kırsal kesiminde 14 hanelik bir köyde dünyaya gelmiştik. Avrupalılara göre bir kademe yer üstünde değil, yerin dibinden başladık hayata doğar doğmaz.
Bir İstanbul’a geliş hikayen var….
Bir gün kapıya beyaz bir araba geldi ve ablam valizlerini arabaya yüklüyordu. Benim ayağımda naylon bir terlik, üzerimde çiçekli naylon bir etek… Ablama döndüm: — Abla ti şona? (Abla gidiyor musun?) — Heya, dedi. (Evet.) — Mi kî bere, dedim. (Beni de götür.) — Geç içeri otur, dedi. — Baba kızar, dedim. — Sen geç otur, karışma, dedi.
Babam gelip beni arabanın içinde görünce: “Erê ti şona kotî (Kız sen nereye gidiyorsun), aşağı in!” dedi. Ablam “Hayır baba, o inmiyor, benimle gelecek” diye karşılık verince babam sessiz kaldı. Böylelikle ablamla birlikte sekiz yıl yaşadığım İstanbul yolculuğuna çıktım. Okumuş, meslek sahibi olmuş ablamın o zamanlar sözü kanun gibiydi; ne derse itiraz edilmezdi. Hem evde hem köyde sözü geçerdi ve gerektiğinde büyük saygı görürdü.
“Yol göstericim annemdi”
Hayatını “19 yaşına kadar ve 19 yaşından sonra” diyerek net bir çizgiyle ikiye ayırıyorsun. O yaşta kırılma anı neydi?
Evet, 19 yaşına kadar Türkiye’deydim, Varto’daydım; farklı bir dil, farklı kültür, farklı bir bakış açısı olan bir toplumun içinde büyüdüm.
19 yaşında evlendim ve başka bir ülkeye taşındım. O ülkenin de baştan sona gidişatı, dili, kaide ve kuralı, yaşam biçimi, toplumsal anlayışı benim yaşadıklarımdan tamamen farklıydı.
Hani bazen Türkiye’ye geldiğimde oranın yerlileri “Siz Almancılar değişiksiniz” dediklerinde ben onların ne demek istediğini çok iyi anlayabiliyorum. Evet, değişiyorsun istemesen de… Hatta bunu Almanlar da çoğu zaman bize söyler; Türkiye’deki halklar birçok konuda Almanya’daki Türkiyeliler’den daha farklı.
Kendi kendini eğitirken ilk “ders kitabın” ya da yol göstericin ne oldu?
Evet, ilk ders kitabım “gördüklerim”, yol göstericim ise annemdir. Annemin bir sözü vardı, her zaman söylerdi: “Dünya örnektir göz önünde kızım, yeter ki görmek iste.”
Eşinle birlikte başlattığınız ücretsiz koro çalışmaları bu yeni coğrafyada bir tutunma biçimi miydi, yoksa bir direniş mi?
Köy, İstanbul ve Berlin… Arada olağanüstü, tarif edilemez bir fark var. Görüntü, teknik, çağ, mekân… Her şeyi anlatmaya söz bulamıyor insan.
Eşim çocukluğundan beri mükemmel bağlama çalan biriydi, e ben de müziği seven biri… İkimizdeki o aşk tam da yerini bulmuş oldu diyebilirim. İkimizin ortak bir albümü de var: “Kilamê Zerê Ma” adında.
Evet, yıllarca süren koro çalışmamızın en güzel karşılığı insanların bana bakarak örnek almaları, benim gibi anadillerinde müzik yapmaları, kültürlerini ve inançlarını yaşamaları. Buna bir uyanış, kendini bulma, kendini var kılma diyebiliriz.

“Bilgiyi alıcıya emanet etmek…”
Bugün (Aẍw û Adir / Wasser und Feuer) adlı kitabın akademisyenlerin ve dil bilimcilerin Kirmanckî dilinde şiir, kilam, masal ve hikâyeler için kapınızı çalması, Varto’da eğitimi yarım kalan o küçük kıza ne hissettiriyor?
Vartolu o küçük kız çocuğunun kendi kökleri üzerinde bir fidan gibi doğan güneşe karşı filizlendiğini; tabiattan ve gerçeklerden gıdasını alıp beslenerek kök saldığını, bir yaşam mücadelesi sonucunda meyve verdiğini ve bu meyveyi de bilge insanlar ile bölüşmenin, fikirlerinin dalga dalga yayılacağı hissini veriyor. Ve bu en kıymetlisi…
Bilgiyi mülk edinmeden sınırsızca paylaşmak senin için ne ifade ediyor?
Bilgiyi mülk edinmeden paylaşmak benim için hakikati, gerçekleri duvarların ardına hapsetmek yerine geleceğe umut ile bırakmaktır. Çünkü bilgi, paylaşıldıkça eksilen değil çoğalan, çoğaldıkça toplumu ve insanlığı zenginleştiren tek servetimizdir. Onu bir pazarda satmak değil, alıcıya emanet etmektir.
Pınar Özgül tüm bu koşturmanın ortasında bütün bunlara nasıl yetişiyor? Bize bir gününü anlatır mısın?
Aslında tamamen yetiştiğimi söyleyemem. Sadece vazgeçmemeyi seçiyorum. Havalimanında 2013’te “Güvenlik Görevlisi Mesleki Yeterlilik Sınavı”nı başarıyla kazandıktan sonra hava güvenliği olarak çalışıyorum.
Hayatım vardiyalarla, evin telaşıyla, çocuklarımın gülüşüyle ve içimde hep canlı kalan kelimelerle alıp başını gidiyor. Bazen bir yemeğin buharında, bazen gecenin en sessiz saatinde bir cümleye tutunuyorum. İşte mesela senin de şu an yazdığın gibi, şiirler, kilamlar yazıyorum.
Berlin’de sayısız konserimiz oldu; Ozan Emekçi gibi birçok sanatçıyla. Onun dışında Varto’da, İzmir’de, Kocaeli’de, Avusturya ve Almanya’nın çeşitli kentlerinde… İşten çıkar, forma ile konsere gider, orada iş formasını çıkarır, annemden bana kalan, elleriyle diktikleri yöresel elbiselerimi giyer sahneye çıkardım. Konserlere hazırlanırken de evimi toplarken de işe giderken de aynı heyecanı hissediyorum. Her emek, her daim beni biraz daha olgunlaştırdı diyebilirim.
Bütün geçmişime baktığımda büyük bir denge kurduğumu düşünmüyorum, yapmam gereken henüz çok iş var. Zaman ile bir yarış içindeyim, yetişemiyorum çoğu zaman. Tarihimden ve büyüklerimden kalan anadilim, kültürüm ve inancım gibi öz değerlerden emanet edilen her role hakkıyla dokunmaya ve yaşatmaya çalıştım, çalışıyorum. Eksik kaldığım günler de oluyor elbette, yorulduğum zamanlar da… Fakat ertesi gün yeniden ayağa kalkıyorum; sanki yarın yaşayamazsam bugünden yarım kalanları tamamlayayım dercesine.
Belki görünmeyen haritamın özeti de budur: Sevdiğim insanlara, yaptığım işe gönül vermek. Kurduğu hayallere aynı yürekle, aynı heyecanla, aynı cesaretle yetişmeye çalışan bir kadının, bir annenin sessiz gayreti mi dersiniz, ne denir bilmiyorum…
Özgür ve bağımsız bir kadın olarak yaşamak
Berlin’de mücadeleci bir kadın işçi olmanın karşılığı nedir? Üretmeye ve kendin olmaya nasıl alan açıyorsun?
Sosyal aktivitelerde birçok zaman beni yoran, emeğimin karşılığını alamamak değil; o emeğin hiç görülmemesi oldu. Neyi anlatmamı istersin… Anlatarak üzülmek istemiyorum.
Almanya gibi bir yerde temizlik işi ile iş hayatına dahil olmak, market işi ve farklı iş alanlarında çalıştıktan sonra şu an bulunduğum koşulları daha iyi olan iş imkânını başarı ile elde etmek, özgürce, korkusuzca gece gündüz yollarda olmak, tereddütsüz çalışmak, sosyal güvencesini elde etmek, çocuklarına ve topluma örnek bir insan olmak… Özellikle kadın için bunun hayattaki karşılığı; özgür ve bağımsız olarak insan gibi yaşamaktır.
Tabii ki mücadeleci bir kadın olarak bazen kendimi kayalıklar arasında sessizce direnen, başkaldıran bir ağaca, bir bitkiye benzetiyorum. Rüzgâr her mevsim başka taraftan esse de benim köklerim ait olduğum toprağın öz değerlerini taşıdığı için sağlam zemin üzerinde (yüreğimde) kuruludur zaten. Kendime hiçbir zaman alan açmıyorum aslında; sadece içimdeki sesi susturmuyorum, o kadar.
O yüzden yazdığım her bir şiir, her bir masal, her bir cümle, okuduğum her bir kilam, attığım her adım; var olmanın değil, özümden vazgeçmemenin net hikâyesi ve ispatıdır. Çünkü ben, en çok kendim olarak kalabildiğimde kendimi özgür hissettim ve ediyorum.
Hem işte hem evde çifte emek verirken sanatının “hobi” görülüp değersizleştirildiği oldu mu? Buna yanıtın neydi?
Elbette ki… İş yerinde de özel hayatta ve sanat hayatımda da… Önemli olan ne yaptığımı bilmem ve tüm olumsuzluklara karşı doğru, emin ve dik duruşumdur. Onun dışında birçok farklı toplum tarafından yaptığım sanatın, yürüdüğüm yolun istisna ve üstün değer olarak görüldüğü söylenmektedir; bunu duyunca da seviniyorum.
Toplumun gözü önünde olmak kolay bir iş değildir; bunun için ön yargılar, çekememezlikler gibi farklı nedenler veya olumsuzluklar da yer almıyor değil fakat çok da önemli değil. Bunu da hep söylerim: “Tarihe adını yazan birçok isim kendi toplumu dışında kabul edilmiş, sonra kendi toplumu içinde kabul görmüştür.” Bu yüzden dert etmiyorum.
Genç yaşta büyük sorumlulukların içine girdim. Yorulmadan, yılmadan, zaman oldu bir işten diğer işe koştum uyumadan… Çocuklarımı birer yaşlarında yuvalara vererek mücadeleme devam ettim kimseye boynumu eğmeden. Onları okutmak, eğitmek için sınırsız emek ve çaba harcadım. Berlin gibi çok kültürlü bir kentte kızımı mühendis olarak topluma faydalı bir kadın yetiştirdim, oğlum henüz meslek hayatında… Kökleri üzerinde kendisini bilen iki güzel genç büyüttüm. Başarıdan bahsetmemiz gerekiyorsa bu da başarı bence.
Toplumsal konuları kendime dert ettim; merak ettim, okudum, araştırdım, öğrendim, yeri geldi öğrettim.
Başta genç yaşta gurbeti yaşadım, evlendim, aile kurdum. Hem bireysel hem toplumsal anlamda ağır yükün altına girdim. Sadece sanat değil, inanç anlamında da öyle oldu. Toplum kendi öz değerlerine aç; sende bir ışık gördüler mi sonuna kadar ilgilerini çeker, çoğu zaman da sana ağır misyonlar yüklerler. İstersen yapma; bir yerden sonra kendini sorumlu hissediyorsun.
Bugüne kadar bu şekilde geldim. Otuz bir yıldır evliyim. Bugünden sonra yaşlandım, saçlarım ağardı. Yaptığım işlerden değil, çoğu zaman insanlardan da yoruldum. Hiç kolay değil bu zamanda ataerkil bir sistemde yaşamak.
Kurum ve kuruluşların yönetimlerinde görev aldım. Erkeklerin hâkim oldukları alanlardı buralar; mücadeleyi kime karşı vereceğini şaşırıyorsun bazen: Sisteme mi, yoksa sözde yol arkadaşlarına mı, yoksa onlara hizmet etmekte kusur etmeyen, kendi varlıklarından bile haberi olmayan birçok kadına mı…
Biz bu dünyaya konduk, bir gün de göçüp gideceğiz. Zaman içinde ne yaptık, ardımızda ne bıraktık ve yaptıklarımız toplum tarafından ne kadar görüldü, değer bilindi? Bu önemli.










