“Yüreğin, aklın bilmediği nedenleri vardır.”
pascal
Son zamanlarda hepimiz benzer sorular soruyoruz: ‘Neden kadınlara, feministlere dönük baskı bu kadar yoğun? Neden hareket etmekte, baş etmekte bu kadar zorlanıyoruz?’ Dünyanın her yerinde kazanılmış haklarımıza, bedenimize ve varlığımıza dönük bu topyekûn saldırıyı göğüslemeye çalışırken, cevabı mücadele tarihimizde aramak gerekiyor. Silvia Federici’nin Caliban ve Cadı’sını okurken karşılaştığımız şu tespit bugünkü kadınlara dönük saldırganlığı anlama noktasında ipucu veriyor: Feodalizmden kapitalizme geçiş süreci, devasa bir karşı devrim sürecidir.[1]
Kapitalizmi, feodalizm karşıtı mücadeleden doğan devrimci potansiyeli yok eden bir ‘karşı devrim’ süreci olarak tanımlayan bu yaklaşım; “kapitalizmin feodalizmden “evrildiği” ve daha yüksek düzeyde bir toplumsal hayat biçimini temsil ettiği inancı”na karşın kapitalizmi feodalizm karşıtı mücadelenin içinden doğan devrimci süreci yok eden bir ‘karşı devrim’ olarak görmemizi sağlamayı hedefliyor. Bu perspektif, kapitalist geçişin, feodal düzeni sarsan isyancıları ve onların ortaya çıkardığı komünalizmi tasfiye eden bir süreç olduğunu; yani kapitalizmin bizzat bu devrimci potansiyelin yenilgisi üzerine kurulduğunu iddia ediyor. Bu geçişi bir karşı devrim süreci olarak okumak; hem feodalizm karşısında gelişen devrimci unsurları fark etmemizi, hem de isyancı hareketlerin —ve elbette ki köylü ayaklanmalarının öncüsü kadınların— ‘cadı avları’ yoluyla bastırılmasını bir süreç olarak okumamızı mümkün kılıyor. Böylece kapitalizmin tam da bu isyancı hareketlerin kanlı ezilme tarihi üzerine inşa edildiği gerçeği görünür hale geliyor.
Avrupa tarihinin ilk düzen karşıtı, alternatif komünal hayat modellerinin inşasına katkıda bulunan aşağıdan gelen kadın hareketine; hakim cinsel normları reddeden ve kadın-erkek eşitliğini savunan ilk örgütlü girişimlere, feodalizm karşıtı mücadelenin bu geçiş sürecinde rastlıyoruz. Toprak çitlemelerinde lordlara karşı verilen mücadelelerde, kilise karşısında proleter bir hareket olarak gelişen ‘Heretik Hareketler’de, kentlerde burjuvazi ve soylular karşısında yükselen işçi ve köylü isyanlarında; serflerin en aşağı tabakasında bulunan kadınları görebiliyoruz.

Cadı avları; yeni patriyarkal düzen kuruluyor
Cadı avları’nın tam da bu geçiş sürecinde yaşanması elbette ki tesadüf değildir. 15. yüzyıla gelindiğinde, kadınların toplumsal varlığının giderek güçlendiği, hatta kadınların ‘altın çağı’ olarak adlandırabileceğimiz bir süreç yaşanmaktadır. Şehir nüfusunun geniş bir bölümü kadınlardan oluşmakta, sonradan ‘erkek işi’ olarak kodlanacak birçok meslek kadınlar tarafından icra edilmektedir. Şehirlerde kadınların erkeklere olan tabiiyetleri azalmakta; kadınlar yalnız yaşamaya ya da diğer kadınlarla kendi topluluklarını kurmaya başlamaktadır. Ancak kadın toplumsallığının bu denli yüksek olduğu bir dönem, aynı zamanda kadın düşmanlığının da zeminini oluşturur. Bu dönem ‘cadı avları’ adı altında yaşanan kadın katliamını; kilisenin ve yeni gelişen burjuva sınıfının, yaşanan sınıfsal krizi yönetmesini zorlaştıran bu devrimci özneleri ortadan kaldırma girişimi olarak okumak mümkündür. Bu karşı devrim süreci, sadece köylünün toprağına ve emeğine değil, aynı zamanda bilgiye de el koymuştur. Kadınların yüzyıllar boyunca kuşaktan kuşağa aktardığı kadim tıbbi ve deneysel bilginin yok edilmesiyle, ‘alt sınıfların’ önüne aşılması zor bir bilim duvarı örülmüştür. Kadınların üniversitelere girmesinin yasaklanması ve tıp mesleğinden sistematik dışlanmalarını sağlayan cadı avları ile birlikte, modern tıbbın ve bilimin bu tasfiye üzerinden yükselişe geçtiği yeni bir süreç başlamıştır. Yani cadı avları; kadın bedeninin, emeğinin ve bilgisinin devlet kontrolü altına alındığı yeni bir patriyarkal düzenin kuruluş aracı olmuştur. Tıp, akademi ve hukuk gibi kurumlar; bu büyük tarihsel tasfiye sürecinde kadınların bilimsel-devrimci birikimini özümsemiş ve kendi iktidarlarının harcına katmıştır.
Bu tablo oldukça tanıdık geliyor. Son yirmi-otuz yıl içerisinde, neoliberal patriyarkal kapitalizmin saldırıları karşısında yerkürede adım adım birikerek büyüyen ve özellikle 2018-2019’da küreselleşen feminist grevlerle yükselişe geçen feminist hareketin; böylesine geliştiği bir dönemin hemen ardından yaşadığı geri çekilme, acaba tarihsel tekerrür olarak benzer bir ‘bastırma’ stratejisi olarak okunabilir mi?
Bugün neoliberal kapitalizmin krizini ve sistemsel bir dönüşüm sürecinin eşiğinde olduğunu; bu sürecin isyanlarla birlikte bir o kadar da büyük bir baskı-şiddet sarmalına gebe olduğunu biliyoruz. Bu süreçte kapitalizme ve patriyarkaya karşı gelişebilecek her potansiyel devrimci unsur, baskı ve zor ile mutlaka ama mutlaka karşılanacaktır; Silvia’nın da dediği gibi içinden geçtiğimiz süreç bir ‘karşı devrim’ sürecidir.
Sistemin kendisine yönelen büyük bir devrimci tehdidi özel olarak örgütlenmiş bir karşı devrimle ortadan kaldırmaya giriştiği bir süreç içerisindeyiz. Bugün artık kapitalizmin ve patriyarkanın bütün kurumları kadınlara karşı top yekun “savaş” açmış durumdadır. Kapitalizmin doğuşunda olan yukarıda anlattığımız saldırı biçimi bugün yaygın, sistemli bir savaş boyutuna yükseltilmiştir. Sistemsel krizi bu şekilde okumak; devrimci ve karşı devrimci güçleri görmemizi; feminist harekete yönelen baskıyı (örneğin devletin Taksim 8 Mart’ını engellemek için tüm Beyoğlu’nu ablukaya alması), artan kadın düşmanlığını, gün geçtikçe vahşileşen kadın cinayetlerini, eylemlere katılan kadınlara uygulanan yargısal cezaları ve işkenceleri anlamlandırmamızı sağlıyor. Nasıl ki yüzyıllar önce devletin terör kampanyası olarak büyük cadı avı süreci, köylülerin ortak olarak kullandıkları topraklardan kovulmalarını kolaylaştırmış, köylü isyanlarının yenilgisine temel oluşturmuşsa bugün de kadınlara karşı açılmış bu savaş benzer bir işlev görmektedir. Charlotte Bunch’a göre bir etnik ya da ulusal grup, erkeklerin kadınlan öldürdüğü ve sakatladığı oranda bir diğer gruba zarar verseydi (ayrıca, araştırmacı sadece yakınlarının saldırılarından söz etmekte), bu durum olağanüstü hal ya da savaş ilanını gerektirirdi. Peki, doğada bir cinsin diğerini sürekli olarak yok ettiği başka hiçbir türe rastlanmazken; kendi yarısı sistemli bir biçimde diğer yarısına kurban edilen bir türün ömrü daha ne kadar sürebilir?[2]
Feminist grevler
Son 30 yıl içerisinde neoliberal kapitalist sistem; kadınların ucuz ve güvencesiz ücretli emeği ve sosyal devletin tasfiyesiyle ortaya çıkan toplumsal yeniden üretim boşluğunu dolduran ücretsiz emekleri ile ayakta kalabilmiştir. Patriyarka ise —ister işçi sınıfından olsun ister burjuva— erkekler kastı ile; feminizmin başarılarını ortadan kaldırarak ya da aşındırarak, kadınları aşağı statüdeki işlere mahkum ederek veya onları erkeklere büsbütün bağımlı kılacak hareketler yaratarak, feminist kazanımları yenilgiye uğratmanın yollarını aramaya devam ediyor. Sistemin o kudretli kurumlarını, araçlarını ve suç ortaklığını düşündüğümüzde; feministlerin sadece son yüzyılda kadınların durumunu iyileştirmeye dönük elde ettiği kazanımlar, gerçekten göz kamaştırıcıdır.[3]
Son yıllardaki feminist grevler, neoliberal patriyarkal kapitalizmin sömürüsüne ket vurmanın, kadınların yeniden üretimden gelen gücünü sistem karşısında bir silah olarak kullanmasının yaratıcı örnekleridir. Tıpkı feodal süreçte serflerin lordlara karşı ortak alanları savunurken yeniden üretimden gelen güçlerini kullanması ve ortaçağ proletaryasının feodal sistemi krize sokmayı başarabilmesi gibi; kadınlar da sistemi bir ‘erkeklik krizine’ sokmayı başarabilmiştir.
Sistemin kadınların kendi cinsellikleri, yeniden üretim kapasiteleri ve toplumsal özneliğine karşı açtığı bu savaş, devrimci özne olarak kadınların kapasitesinin ve potansiyelinin ne denli büyüdüğünü bize işaret ediyor. Bu durum, kadınların sistem karşısında kendilerini devrimci bir güç olarak inşa etmeleri gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor. Nasıl ki feodalizmin krizi karşısında kadınlar, kapitalist ilişkilerin yayılmasına direnişleriyle karşı koymuşlarsa; bugün de neoliberalizmin ve patriyarkanın krizini derinleştirecek hem yıkıcı hem de kurucu o muazzam kapasitesiyle sistemin karşısına tarihsel öfkesiyle dikilecektir.
[1]Silvia Federici, Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim, çev. Öznur Karakaş, Otonom Yayıncılık, İstanbul, 2012
[2]Marilyn French, Kadınlara Karşı Savaş, çev. Beril Eyüboğlu (İstanbul: Metis Yayınları, 1993)
[3]Marilyn French, Kadınlara Karşı Savaş, çev. Beril Eyüboğlu (İstanbul: Metis Yayınları, 1993)
*Silvia Federici’nin Caliban ve Cadı’da referans verdiği hastalıklar, savaşlar, açlık ve ölümleri anlatan; Albrecht Dürer’in o ünlü gravüründe tasvir edilen ‘Mahşerin Dört Atlısı’ kastedilmektedir.
Ana Fotoğraf: Vikipedi