2025’in son günlerinde Beyoğlu’nda önemli bir toplantı vardı. Kadının İnsan Hakları Derneği (KİH), 2021’den beri İstanbul örneği üzerinden çalıştığı kadın yoksulluğu hakkındaki araştırma raporunu ve politika önerilerini bir toplantı ile paylaştı. “Kadın yoksulluğunu bitirmek için en önemli yol, evde–işte–her yerde toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele etmek. Raporumuzun yoksulluğa karşı feminist mücadelemize katkı sunmasını umuyoruz” denilen etkinlikte feminist iktisatçı İpek İlkkaracan da kadın yoksulluğunun yapısal nedenlerine dikkat çektiği bir sunum gerçekleştirdi.
Etkinlikten sonraki günlerde bu rapor ve politika önerileri üzerine dernekten kadınlara sorular sorduk. Ezel Buse Sönmezocak, İrem Gerkuş, Yıldız Taghızade sorularımızı yanıtladı. Kadın yoksulluğunun sosyal devletin yokluğu ve kadınları güvencesizliğe mahkum eden kamu politikalarının doğrudan sonucu olduğundan devletin kadınların yaşamında belirleyici bir karşılığı olmadığına, kadın yoksulluğunu gelir düzeyine indirgemenin yoksullaştırıcı mekanizmaları görünmez kıldığından bunun bakım yükü, güvencesizlik ve şiddetle iç içe geçmiş yapısal bir süreç haline getirildiğine, bakım yükünün yoksullaştırma mekanizması olarak işletilmesinden sosyal yardımların kadınların kararları üzerinde nasıl bir denetim mekanizması yarattığına… dek çok şey anlattılar. Tabii neler yapılabileceğini ve bu raporun feminist harekete nasıl bir katkı sağlayabileceği de konuştuğumuz konular arasında idi.
“Devletin kadının yaşamında bir karşılığı yok”
Bu çalışmayı neden “devletin uzağında” ve “dayanışmanın eşiğinde” kadın yoksulluğu olarak tariflediniz?
Bu başlık, araştırma boyunca kadınların deneyimlerinden çıkan iki temel durumu yan yana getiriyor. “Devletin uzağında” ifadesi, kadınların barınma, bakım, sağlık, istihdam, adalet ve şiddetten korunma gibi temel alanlarda kamusal hizmetlere erişemediğini; sosyal devletin kadınların yaşamında belirleyici bir karşılığı kalmadığını ortaya koyuyor. Görüşmelerde kadınlar, yoksulluğun çözümünü devlette ve kamusal politikalarda görmelerine rağmen, fiiliyatta bu mekanizmaların ya yokluğunu ya da yetersizliğini deneyimlediklerini açık biçimde ifade ediyorlar. “Dayanışmanın eşiğinde” ise kadınların bu boşlukta aile, komşuluk ve bireysel ilişkiler üzerinden kurdukları kırılgan geçim ve hayatta kalma stratejilerine işaret ediyor. Raporda da vurgulandığı gibi bu dayanışma ağları kadınlar için bir güvence değil; çoğu zaman geçici, zorunlu ve sürdürülemez çözümler sunuyor. Kadınlar ne kamusal haklara erişebiliyor ne de dayanışmayı onları güçlendiren kalıcı bir mekanizma haline getirebiliyor. Başlıkta bu sıkışmayı imlemeye çalıştık.
“Kadın yoksulluğu gelir eksikliğine indirgenmemeli”
Raporda yoksulluğun yalnızca gelir eksikliği değil; bakım yükü, güvencesizlik, şiddet, kamusal hizmetlere erişim gibi başlıklarla birlikte ele alındığını görüyoruz. Kadın yoksulluğunu dar bir “gelir” tanımıyla ele almak hangi gerçekleri görünmez kılıyor? Ve kadınlar kendilerini yoksulluk konusunda nasıl değerlendiriyorlar?
Raporda açıkça ortaya konduğu gibi, kadın yoksulluğunu yalnızca gelir düzeyine indirgemek, kadınların yaşamını belirleyen temel yoksullaştırıcı mekanizmaları görünmez kılıyor. Çünkü gelir merkezli tanımlar, kadınların ücretsiz bakım emeği nedeniyle yaşadığı zaman yoksulluğunu, güvencesiz ve kayıt dışı çalışmanın yarattığı sürekli belirsizlik halini, barınma krizinin kadınlar üzerindeki psikolojik ve fiziksel tahribatını ve şiddetle iç içe geçmiş yaşam koşullarını kapsam dışı bırakıyor. Raporda özellikle vurgulanan noktalardan biri, kadınların yoksulluğu tekil bir eksiklik olarak değil, bir kuşatma hali olarak deneyimlemeleri. Kadınlar ücretli işte çalışsalar bile ev içi bakım yükünü taşımaya devam ettikleri için dinlenemiyor, kendilerine zaman ayıramıyor, sağlıklarını ihmal ediyor, ihtiyaçlarını erteliyor. Raporda belirtildiği gibi kadınlar, gelirlerini öncelikle çocuklarının ve aile üyelerinin ihtiyaçları için harcamak zorunda kalıyor; kendi sağlıklarını, eğitimlerini ve kişisel gelişimlerini sistematik biçimde erteliyor.
Bakımın tüm yükü kadındayken çocuk, yaşlı ve engelli bakımının kamusal bir hizmet olarak sunulmaması, kadınların işgücüne katılımını sınırlayan en büyük faktörlerden biri. Öte yandan güvencesizlik ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği nedeniyle kadınlar ücretli bir işte çalışabilseler dahi güvencesizliğe ve işyerinde taciz veya şiddete maruz kalabiliyor ve işini kaybetmemek için buna ses çıkaramıyor. Kadınların kendi anlatıları da bu çok boyutlu yoksulluk deneyimini açık biçimde ortaya koyuyor. Yoksulluk, kadınların yalnızca maddi ihtiyaçlarını değil, gündelik yaşam pratiklerini, ruh hallerini ve gelecek tasavvurlarını da şekillendiriyor, kadınlar açısından güçlü bir duygusal ve psikolojik tahribat yaratıyor. Kaygı, stres, korku ve geleceğe dair umutsuzluk raporda tekrar eden anlatılar olarak karşımıza çıktı. Kadınlar yalnızca maddi olarak değil, sosyal hayattan çekilerek, yalnızlaşarak ve kendilerine ait alanları kaybederek de yoksullaşıyor. Bu nedenle rapor, kadın yoksulluğunu gelir eksikliğine indirgemeyen bakım yükü, güvencesizlik, barınma, sağlık hizmetlerine erişim ve şiddetle iç içe geçmiş yapısal bir süreç olarak ele alıyor.
“Kadın yoksulluğu tek bir kadınlık hali üzerinden tanımlanamaz”
Gelir merkezli tanımlar bu hak ihlallerinin büyük bir kısmını görünmez kılıyor. Bu nedenle araştırma dizaynında yoksulluğun temel hak ve hizmetlere erişim ile bağlantısını gösterebilecek bir araştırma evreni kurgulamaya çalıştık. Bu anlamda araştırmayı yürüten Dissensus ekibine çok şey borçluyuz, böylesine geniş çerçeveli bir araştırmayı doğru bağlama oturtmak çok zor bir işti, ama Dissensus ile çalışmak bizi bu anlamda çok rahatlattı.
Bununla birlikte raporda yoksulluğun kadınlar üzerinde yarattığı duygusal tahribata da baktık. Görüşmelerde kadınlar yoksulluğu sıkça kaygı, stres, korku, umutsuzluk ve geleceksizlik duyguları üzerinden tarif ettiler. Yoksulluk, kadınların gündelik hayatla baş etme biçimlerini, ruh hallerini ve kendilerine dair algılarını derinden etkiliyor. Bu nedenle yoksulluğu sadece sayılarla değil, kadınların hissettikleri ve yaşadıkları üzerinden de anlamaya çalışmak bu raporu bu alanda yapılan diğer çalışmalardan belirgin şekilde ayrıştıran bir husus oldu diye düşünüyoruz. Ayrıca raporda kadınların yoksullukla baş etme stratejileri olarak kurdukları dayanışma pratiklerine de özel olarak baktık. Kadınlar devletin geri çekildiği alanlarda aile, komşuluk ve kadınlar arası ilişkiler üzerinden geçici çözümler üretmeye çalışıyor. Ancak bu dayanışma, çoğu zaman güçlendirici bir mekanizma olmaktan ziyade, kamusal hizmetlerin yokluğunda mecburen başvurulan kırılgan bir eşik olarak karşımıza çıkıyor. Bu kırılganlıkları görmeye, analiz etmeye çalıştık. Aile evine dönüşleri gösteriyor anlatılar, ama bir yandan o dönüşlerin her zaman güvenli ve özgürleştirici olmadığını da ortaya koyuyor. Bunları ortaya koyabilmek önemli diye düşünüyoruz. Son olarak, tabii ki kadınlık deneyiminin tekil ve homojen olmadığını vurguluyoruz. Görüşmeciler arasında farklı sınıfsal konumlardan, yaşlardan, etnik kimliklerden, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerinden kadınlar var. Orta-üst sınıftan kadınlar da derin yoksulluk yaşayan kadınlar da yoksullaşmayı farklı biçimlerde deneyimliyor. Bu nedenle kadın yoksulluğunu tek bir kadınlık hali üzerinden ele almak mümkün değil, biz de bu anlamda kadın yoksulluğunun tam da bu farklılıklar içinde nasıl derinleştiğini ve yeniden üretildiğini göstermeye çalıştık.
“Bakım yükü yoksullaştırma mekanizması olarak işliyor”
Bakım emeğinin kadın yoksulluğunun temel belirleyeni olduğu güçlü biçimde ortaya konuyor burada. Devletin ve sermayenin bakım emeğini kadınların “doğal görevi” olarak görmesinin yoksullaştırıcı etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Araştırma bulguları, bakım emeğinin kadın yoksulluğunu üreten ve derinleştiren temel yapısal mekanizmalardan biri olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor. Çocuk, yaşlı ve engelli bakımının kamusal bir hizmet olarak sunulmaması, bu yükün sistematik biçimde kadınların üzerine bırakılmasına yol açıyor. Raporda da gösterildiği gibi bu durum, kadınların istihdama katılımını sınırlıyor; istihdamda olan kadınların ise güvenceli ve istikrarlı işlerde kalmasını zorlaştırıyor. Kadınlar ücretli bir işte çalışsalar bile ev içi bakım yükünü taşımaya devam ediyor ve bu durum kadınlar için ciddi bir zaman yoksulluğu yaratıyor. Görüşmelerde kadınlar, bakım sorumlulukları nedeniyle ya tam zamanlı çalışamadıklarını ya da çalıştıklarında bu yükü sürdüremediklerini anlatıyor. Bu nedenle kadınlar daha esnek, daha güvencesiz ve düşük ücretli işlere yönelmek zorunda kalıyor bu da yoksulluğun süreklileşmesine neden oluyor. Raporda bakım emeğinin “kadının görevi” olarak görülmesinin kadınları görünmez bir emek döngüsüne hapsettiği vurgulanıyor. Kadınlar bakım emeği nedeniyle ekonomik olarak bağımlı hale gelirken, bu bağımlılık kadınların barınmadan sağlığa, şiddetten uzaklaşmadan adalete erişime kadar pek çok alanda kırılganlıklarını artırıyor. Yani bakım meselesi kadınların yalnızca gelirlerini değil, yaşamlarını kurma ve sürdürme kapasitelerini de sınırlayan, kadınları hem ekonomik hem zamansal hem de sosyal olarak kuşatan bir yoksullaştırma mekanizması olarak işliyor.
“Sosyal yardımlar denetim mekanizması yaratıyor”
Bulgular, sosyal yardımların kadınlar için çoğu zaman hak temelli değil, koşullu ve denetleyici bir yapıda işlediğini gösteriyor. Bu yardım rejiminin kadınlar üzerinde kurduğu kontrolü biraz açabilir misiniz?
Raporda ortaya koyduğumuz gibi yardımlar temel bir hak olarak değil, geçici, koşullu, tek seferlik veya geri alınabilir bir destek olarak sunuluyor. Bu durum kadınların yaşamlarını planlama, bağımsız karar alma ve uzun vadeli bir gelecek kurma kapasitesini ciddi biçimde sınırlıyor. Raporda kadınların anlatıları, bu yardım rejiminin özellikle annelik ve aile içindeki konum üzerinden işlediğini ortaya koyuyor. Yardımlar çoğu zaman haneye ve çocuklara endeksleniyor kadınlar bireysel yurttaşlar olarak değil, aile içindeki rollerine göre muhatap alınıyor. Bu da kadınların boşanma, ayrı yaşama ya da şiddet ortamından uzaklaşma gibi kararlarını doğrudan etkileyen bir denetim mekanizması yaratıyor. Yardımın kesilme ihtimali, kadınları güvencesiz ilişkiler ve yaşam koşulları içinde kalmaya zorlayabiliyor.
“Kadınların yoksulluğu ölçülmüyor”
Hane içindeki gelir paylaşımının eşitsizliği önemli bir mesele olarak öne çıkıyor. Ancak kamusal politikalar hâlâ haneyi “tek ve eşit” bir birim olarak ele alıyor. Bu yaklaşım kadınların yoksulluğunu nasıl perdeleyip normalleştiriyor?
Evet sosyal yardımlar, yoksulluk ölçümleri ve istatistikler haneyi tek, homojen ve eşit bir birim olarak ele alıyor. Bu varsayım, hane içindeki patriyarkal güç ilişkilerini görünmez kılıyor. Çünkü kadınlar çoğu zaman hanede bir gelir olsa bile bu gelire fiilen erişemiyor, gelir üzerinde söz sahibi olamıyor ya da kendi ihtiyaçları için kullanamıyor. Bu yaklaşım, kadın yoksulluğunu istatistiksel olarak da politik olarak da perdeleyen bir işleve sahip. Hane geliri belirli bir eşik değerin üzerindeyse, kadın “yoksul” sayılmıyor oysa rapor kadınların bu hanelerde kendi sağlık, eğitim ve kişisel ihtiyaçlarını karşılayamadığını, ekonomik olarak bağımlı yaşadığını ve bu bağımlılığın yaşamlarını doğrudan şekillendirdiğini gösteriyor. Böylece kadınların yoksulluğu ölçülmüyor, dolayısıyla politika konusu da haline gelmiyor, tüm bunlara rapor tanıtım etkinliğimizde Derneğimizin de kurucularından feminist iktisatçı Prof. İpek İlkkaracan’ın sunumunda çok detaylı bir şekilde bakmıştık. Bu aslında yoksulluğun bireysel değil hane içi ilişkiler üzerinden yeniden üretildiği bir duruma da işaret ediyor. Kadınlar “hanede biri çalıştığı için” yoksul kabul edilmiyor ama aynı nedenle ekonomik bağımsızlık da kazanamıyor. Bu durum özellikle boşanma, eşin işini kaybetmesi, hastalık ya da şiddet gibi kırılma anlarında kadınları son derece kırılgan hale getiriyor. Raporda kadınların boşanma sonrası yeniden aile evine dönmek zorunda kalmaları ya da şiddet gördükleri evlerden ayrılamamaları tam da bu bağımlılık ilişkisiyle bağlantılı. Ayrıca hane merkezli yaklaşım, kadınların yaptığı ücretsiz bakım ve ev içi emeği de ekonomik değeri olmayan, zaten hanenin içi sayılan faaliyetler olarak konumlandırıyor. Böylece kadınlar hem gelirden pay alamıyor hem de hane içindeki emekleri ekonomik olarak tanınmadığı için yoksullukları normalleştiriliyor. Raporda da vurgulandığı gibi bu durum, kadınların bireysel sosyal güvenceye erişimini engelliyor ve yoksulluğun kuşaklar arası aktarımına zemin hazırlıyor.
“Gelir getirici bir işte çalışmak yetmiyor”
Bulgular, kadınların istihdamda olduklarında dahi yoksulluktan çıkamadığını gösteriyor. Güvencesiz, düşük ücretli ve esnek çalışmanın kadınlar açısından yarattığı bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Araştırma, kadınların istihdama katılımının tek başına yoksulluktan çıkış anlamına gelmediğini çok net biçimde ortaya koyuyor. Görüşülen kadınların bir kısmı çalışıyor olmasına rağmen, güvencesiz, düşük ücretli ve süreksiz işlerde yer aldıkları için yoksulluk deneyimi devam ediyor. Temizlik, bakım, tekstil gibi kadın emeğinin yoğunlaştığı sektörler hem düşük ücretli hem de sosyal güvenceden yoksun üstelik bu işler çoğu zaman fiziksel olarak son derece yıpratıcı. Dolayısıyla gelir getirici bir işte çalışmak yetmiyor. Bu durumun temel nedenlerinden biri, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi kadınların istihdam deneyiminin bakım yüküyle sürekli kesintiye uğraması. Kadınlar çocuk, yaşlı ya da engelli bakımını üstlendikleri için tam zamanlı ve düzenli işlerde çalışamıyor; işten çıkmak, işi yarıda bırakmak ya da daha esnek ama daha güvencesiz işlere yönelmek zorunda kalıyor. Araştırma aynı zamanda işyerindeki güvencesizliğin kadınlar için yalnızca ekonomik değil, bedensel ve psikolojik bir kırılganlık yarattığını da gösteriyor. Kadınlar taciz ve sömürüye maruz kaldıklarını; işlerini kaybetmemek için bu koşullara katlanmak zorunda kaldıklarını anlatıyor. Boşanma, taşınma ya da şiddet gibi nedenlerle işten ayrıldıklarında ise yeniden iş bulmak çok daha zor hale geliyor.
“Ekonomik bağımlılık şiddeti süreklileştiriyor”
Erkek şiddeti ile ekonomik bağımlılık arasındaki ilişkiye dönük de önemli bir vurgu var. Yoksullukla mücadele politikaları aynı zamanda bir şiddetle mücadele politikası olarak neden düşünülmeli?
Raporda yoksulluğun, erkek şiddetinden çıkışın önündeki en temel yapısal engellerden biri olduğu çok açık biçimde ortaya konuyor. Görüşmelerde kadınlar, şiddet gördükleri ilişkilerden ayrılmak istediklerinde karşılarına ilk olarak barınma, gelir ve bakım sorunlarının çıktığını anlatıyor. Düzenli bir geliri, güvenli bir evi ve çocukları için bakım desteği olmayan kadınlar için şiddetten ayrılmak çoğu zaman gerçekçi bir seçenek olmuyor. Bu nedenle ekonomik bağımlılık, şiddetin sürmesini sağlayan temel mekanizmalardan biri haline geliyor. Araştırma, şiddetle mücadeleye dair mevcut mekanizmaların kadınların maddi koşullarını yeterince hesaba katmadığını da gösteriyor. Kadınlar şiddetten uzaklaştıklarında geçici çözümlerle baş başa kalıyor; kalıcı barınma, sürdürülebilir gelir ve sosyal destek olmadan yaşamlarını yeniden kurmak zorunda bırakılıyor. Bu durum, bazı kadınların şiddet ortamına geri dönmesine ya da şiddet koşullarında yaşamaya devam etmesine ve şiddetten uzaklaşamamasına yol açıyor ne yazık ki.
“Hak temelli yaklaşım politikacılar için sevimsiz”
Politika önerileri, kadınları korunan değil hak sahibi ve özne olarak konumlandırıyor. Neden hâlâ bu perspektife direnç var?
Biz raporda kadın yoksulluğunu toplumsal cinsiyet eşitsizliği, sosyal devletin geri çekilmesi, bakım emeğinin görünmez kılınması ve kadınları aile içine hapseden patriyarkal politikalarla üretilen yapısal bir sorun olarak tarif ediyoruz. Bu tarifin doğal sonucu olarak politika önerileri de “merhamet / inayet / kısa vadeli destek” değil; uzun vadeli, hak temelli ve feminist sosyal politika perspektifini temel alıyor. Karar alıcıların direnç göstermesinin nedeni tam da burada. Çünkü yoksulluğu “yönetilecek” bir sorun olmaktan çıkarıp hak ihlallerini görünür kıldığınızda ve kamusal sorumluluğa işaret ettiğinizde karar alıcılar tabii ki direnç gösterir, çünkü tüm mekanizmayı ifşa ediyorsunuz. Hak temelli yaklaşım; bütçe, hizmet planlaması, denetim ve hesap verebilirlik gerektirir, politikacılar için pek sevimli değil. Raporun özellikle sosyal yardımlar bağlamında yaptığı analiz bu direncin siyasal mantığını da açıyor: Çünkü mevcut sistemde devlet, yapısal eşitsizlikleri azaltan bir aktör olmaktan çok, yardımı dağıtan bir “aile reisi” rolü üstleniyor; yardımın biçimi ve hedefi aileci bir bakışla belirleniyor. Bu “aileci yardım rejimi”, kadınları hak sahibi bireyler olarak değil, aile içinde konumlanan kişiler olarak tanımladığı için; kadınların özerk yaşam kurma ihtimalini azaltıyor, bazı kadınların şiddet döngüsünden çıkmasını zorlaştırıp aileye bağımlı kılabiliyor. Bu nedenle “hak sahibi özne” perspektifi yalnızca teknik bir politika değişikliği değil; devletin yurttaşla kurduğu ilişkiyi dair de çok şey söylüyor.
Politika önerilerinin hangileri kısa vadede hayata geçirilebilir, hangileri daha köklü bir dönüşüm gerektiriyor?
Aslında politika önerilerimiz arasında pek çoğu kısa vadede hayata geçirilebilir öneriler mevcut, yani hemen uygulamaya alınabilir yeter ki buna niyet eden bir siyasal irade olsun. Örneğin, kamusal bakım hizmetleri, kreşlerin yaygınlaştırılması, kira destekleri, taşınma desteklerinin haneye değil doğrudan kadına verilmesi ya da mesleki eğitim ve beceri programlarının ücretsiz/erişilebilir/çok dilli tasarlanması, şiddet sonrası kadınların hayatlarını yeniden kurabilmesi için acil kira desteği… Raporda yer verdiğimiz pek çok politika önerimizi burada sayabiliriz. Bunlar, kurumlar arası koordinasyon gerektirmekle birlikte hızlıca, beklemeden yapılabilir. Öte yandan tabii ki makro politika anlamda da bakım ekonomisinin kamusal sorumluluk olarak yeniden tanımlanması, ekonomik politika tasarımının cinsiyete duyarlı istihdamı ve kadın emeğinin görünür ve değerli kılınmasını merkeze alması ve bütçelerin toplumsal cinsiyete duyarlı bütçeleme ile planlanması gibi, ekonomi-sosyal politika çekirdeğine dokunan değişiklikler daha köklü ve stratejik politika tasarılarına ihtiyaç duyuyor.

“Dönüşüm için kurumlar bir arada olmalı”
Bu önerilerin hayata geçmesi için yalnızca devlete mi sorumluluk düşüyor? Yoksa sendikalara ve kadın örgütlerine düşen sorumluluklar da var mı?
Raporun başlığına atıfla söylersek kadın yoksulluğuyla mücadelede asli ve belirleyici sorumluluk devlete aittir, dolayısıyla çözümü merkezi ve yerel yönetimlerin görevi. Ama tabii ki demokratik bir toplumda bu dönüşümleri gerçekleştirmek için tüm demokratik kurumlar ve sivil toplum bir arada çalışmalı. Hak temelli ve feminist sosyal politikaların hayata geçmesi, sürekli bir politik baskı ve izleme gerektiriyor. Kadın örgütleri bu alanda, kadınların deneyimlerinden üretilen bilgiyi kamusal alana taşıyan ve sosyal politikaların gerçek ihtiyaçlara dayanmasını sağlayan temel aktörler. Dolayısıyla savunuculuk yapmak, politika üretim süreçlerini zorlamak, uygulamayı izlemek ve hesap sorulabilirliği sağlamak için kadın örgütlerine feminist örgütlere alan açılmalı, meşru faaliyetleri engellenmek yerine teşvik edilmeli desteklenmeli, politika yapım süreçlerinde, karar alım süreçlerinde sürekli bir diyalog içinde olunmalı. Aynı zamanda kadın yoksulluğunun görünür kılınması, veri üretilmesi ve mevcut politikaların kadınlar üzerindeki etkilerinin izlenmesi açısından da feminist sivil toplumun rolü hayati. Sendikalar açısından ise, kadınların yoğunlaştığı güvencesiz sektörler, düşük ücretler, kayıt dışılık ve işyerinde şiddet/taciz, örgütlü mücadelenin konusu olmak zorunda. Bu bağlamda sendikaların, kadın emeğini merkeze alan bir perspektifle işyerinde taciz ve şiddetle mücadele, eşit ücret, güvencesiz çalışmanın sınırlandırılması ve ILO 190 gibi uluslararası sözleşmelerin imzalanması için sorumluluk üstlenmesi kritik.
“Feminist hareket için bilgi üretimi sağlamak”
Sizce bu rapor, feminist hareket açısından nasıl bir mücadele aracı olarak kullanılabilir?
Yapmaya çalıştığımız şey feminist hareket açısından politik bir bilgi üretimi sağlamak ve böylece veriye dayalı savunuculuk yapabilmek. Kadın yoksulluğunu gelir eksikliğine indirgemeyen, haklara erişim, bakım, şiddet, barınma ve duygulanım boyutlarıyla ele alan bu çerçeve, feminist mücadelenin uzun süredir söylediği pek çok şeyi somut verilerle görünür kılıyor. Bu yönüyle savunuculuk çalışmalarında bir teşhir ve güvenilir veri kaynağı olarak kullanılmasını ümit ediyoruz. Biz KİH olarak raporu kadın yoksulluğu alanında farklı aktörlerle yürüteceğimiz çeşitli savunuculuk faaliyetlerimizde kullanmak üzere bir araç olarak görüyoruz. Bu anlamda da sadece merkezi yönetim ile değil yerel yönetimler ve sendikalarla da görüşmeler yapmayı ve yine özellikle yerellerde araştırma bulgularını kampanya aracı olarak kullanmayı planlıyoruz.