Siz hiç 98 yaşında biriyle tanıştınız mı? Muhtemelen hayır çünkü eğer onlardan biri arka odanızda saklanmıyorsa biraz zor rastlamanız. Onlar ülke nüfusunun yüzde 0,004’ü ya da yüzde 0.005’i kadar küçük bir oranda ve çoğunlukla sosyal alanlardan uzakta yaşıyorlar.
Şanslıyım ki tanıdığım bir Hatçe nine var. O benim için muhtemelen hiç görmeyeceğim bir gelecek hedefini, hiç yaşamadığım ve yaşayamayacağım geçmiş hayatları temsil ediyor.
Komşum Hatçe nine bütün canlılığına rağmen hayatın solda sıfırında… Yani matematikteki etkisiz eleman neyse hayattaki karşılığı o. “Arkadaşlarım göçtü gitti. Bir ben kaldım” diyor üzüntüyle. Sadece arkadaşları mı? Anası, babası, kardeşleri, evlatları, ezcümle hayatına dokunan, yaşı yaşına yakın, birlikte yol yürüdüğü neredeyse hiç kimse kalmamış geride. Hayattaki evlatları bile yaşlı artık.
Ev işlerinde zorlansa bile bu yalnızlığı çoktan kabul ettiğinden kimsenin evinde kalmaktan hoşlanmıyor. Bayramlar ve dini özel günler hariç, kapısını çalan da az. 98 yaş bir kamuflaj giysisi gibi ve onu görünmez kılıyor.

Yaşlanmak kaybolmak mı demek?
Bu tür kayboluşlar ya da kayıp sayılışlar yaşlılığın getirdiği bir ayrımcılık türünün ürünü. Varsın ama yoksun. Elenmiş un, duvara asılan elek… Dünyanın çivisini çıkaran şey insanların hiç yaşlanmayacaklarını ve ölmeyeceklerini sanması olabilir mi acaba? Belki Hatçe nineye ömür veren de aynı şeydir diye düşünmeden edemiyorum. Ölene ya da bozulan bir alete bazen “bunun işi bitmiş” derler ya ölüm işi bitenlere yakıştırılır. Halbuki Hatçe ninenin işi hiç bitmez. Sabah erken kalkar, bütün gün yiyeceği tarhanasını ocağa koyar. Güneşin doğumuna ebelik eder, evde yenmeyenleri torbalayıp hayvanlar yesin diye açıklığa bırakır, varsa yıkanmış çamaşırlarını asar; yoksa 50 yıl önce yaptığı gibi çamaşırlarını suyun başına çıkarıp çitiler; güneş ortalığı ısıtırken evinin önüne bağdaş kurup oturur. Ve ağlar.
Hayat boyu biriktirip kaybettiklerine, sevip yitirdiklerine, hayınlık edenlerin hıyanetine, haksızlığa uğramış hissi yaşadığı tüm günlerine, ölmüş keçilerine ağlar. Upuzun bir ağlama listesi vardır. Onu eşikte ağlarken gördüğümde teskin etmek isterim ama nasıl büyük savaşların bütün acılarını tarihten silmek mümkün değilse, Hatçe ninenin acılarını da silmek mümkün değildir. Hasan Hüseyin Korkmazgil’in şiirini Selda’nın sesinden duyar gibi olurum: “Bir yanım bahar bahçe, bir yanım yaprak döker.” “Bahara çevirmeyi bilirim seni” deyip içimden, koluna girer, kaldırırım yerinden. “Yürü… Kahve içmeye gidiyoruz!”
Ne kadar “Kahve içmem ben” dese de, kahve beş şekerli yapılıp, en rahat koltuğa oturtulunca, dünya nimetlerine hızlı bir dönüş yapar. 80’lik şahane arkadaşım Semiş ile konuştuklarımıza kulak verir. Bizim sohbetimiz ne kadar canlı olursa, o kadar keyfi yerine gelir.
Hatçe nineyi bir bitkiye benzetmek istesem, buraların hayıt çiçeğidir o. Şimdi bu ismi kullanılmasa da halk arasında avrat otudur adı. İçerdiği östrojen ve kim bilir başka neler kadın sağlığına iyi gelir. Kürlerini tıp doktorları bile tavsiye eder. Hatçe ninenin hayıta benzerliği onun yaşama ve var olma biçimiyle ilintili.
Hayıt hayatına kayaların, taşların, kıraç toprakların arasında sıradan bir ot gibi başlar. En susuz geçen yaza, en soğuk kışa dayanır… İnce bir dal gibi süzülürken bakmışsınız kocaman bir çalı öbeği olmuş… Tam çalı olduğunu kabul edeceğinizde, eğer usta bir el değerse ona, bir bakmışsınız ki karşınızda bir ağaç duruyor. Hatçe nine hayatın budadığı bir hayıt ağacına benzer. Toprağına sıkı sıkıya bağlı güçlü bir hayıt ağacına… Onun okuma yazmaya da, uzak yolculuklara çıkmaya da ihtiyacı yoktur. Varsa toprak, yoksa su…

9 yaşından 98 yaşına…
Onunla sık sık konuşurum değişik dillerde. En çok da işaret dilinde. “Nereye gidiyooon?” derse köyü ya da minibüs yolunu gösteririm. “Ne yemek yaptın?” diye sorar genellikle, yapmadım demeyi tercih ederim çünkü el lisanında anlatması uzun sürer. Dille anlatmak ise kabustur. En iyisi pişirdiğini bir tabağa koyup kendisine götürmek ve komşuluk hukukunu yerine getirmektir. O da geriye boş tabak vermeyi sevmez. Onları hayır duasıyla doldurur. Bir tabağa bir “Allah razı olsun” vermeden bırakmaz. Bu dualar sevap defterime ekleniyorsa banka cüzdanımdan daha zengin bir hesabım var ahiretlik.
Oturduğu yerden hızla kalkmasıyla meşhurdur. Neredeyse zıplayarak kalkar, “Ben gidiyoruu” der. “Nereye” diye soranlara “Netcen? İşim var” diye bağırır. Bir duyusu eksilenin başka bir duyusu gelişir derler ya, onun da sesi oldukça kuvvetlidir. Sadece sesi mi? Bir süredir teklese de şahin gibi görür(dü.) Onu her yerden kaldıran o iş nedir derseniz, çok şey olabilir… Kapısına yığılan ağaç parçalarını inceli kalınlı ayırır… Evdeki cacalaları (kumaşla dokunmuş yaygı) silkeler. Evi tarazlar; buz gibi yapar (süpürür ve tertemiz yapar).
Hiçbir şey olmasa bahçedeki taşları toplayıp üst üste yığar. Köyün merasında yürürken de görmüştüm bu tepecikleri, neden taşla bu kadar uğraşır bu insanlar diye merak etmiştim ki sırrı Hatçe nine aydınlattı: “Rüzgar toprağı eşer, yağmur süpürür… Taş çıkınca toplarsın ki altı yine yeşersin, otlansın…”
Bu kadim bilgi, bu çok eski alışkanlık kırkı koyuna, keçiye karışanların aktarımı. Hatçe nineler, koyunlar, keçiler ve çobanlar azaldıkça ot da azalacak besbelli.

Küçük sohbetler, kayıp anılar
“Elime orağı aldığımda 9 yaşındaydım” diyor bağırarak… Onun bağırması bulaşıcı, “Aa, küçükmüşsün… Hiç oh dediğin, oturduğun oldu mu?” diye soruyorum bağırarak. Bağırmak boğazımı ağrıtıyor. Üç dört kere soruyu tekrar ediyorum, anladığında “Nerdee” diyor elini sallayarak. Kabuki tiyatrosundayız.
Yıllarca bebelerinin bezini, erinin kıyafetini elle yıkamış. Bağ, bahçe işi yapmış, zeytine gitmiş… Çapa gördü mü şimdi bile dayanamıyor, vuruyor toprağa… Ayağına çorap giydiği görülmemiş şey. Hala genç duran ayaklarını sert ve topuklu ayakkabılar sıkıştırmamış. Nöropati görmemiş ayaklarıyla 50’li yaşlarda biri sanabilirsiniz arkasından gördüğünüzde. Yere rahatça oturup tek elinden kuvvet alarak hızla topaç gibi ayağa fırlayabiliyor.
Ne zaman evlenmiş? Tarihi hatırlamıyor. Çocuklarının doğum tarihini de hatırlamıyor. Hatırladıkları ve hatırlamadıkları diye ikiye ayrılıyor hayatı. İyi bir kocası olduğunu, erken kaybettiğini, evlat kaybettiğini hatırlıyor. Birkaç keçi alıp nasıl keçi sürüsü yaptığını da hatırlıyor mesela… Yaptığı yemekleri, bazı tarifleri… Mesela çalkama yapmayı… O kadar çok süt sağmış ki peynir yemeyi hiç sevmiyor. Bir de eskiden aç kalan ona gidermiş. Köyde dokunmadığı, yardımcı olmadığı bir hayat yok.
“Sökülecek yün var mı?” diye soruyor arada. Gözü eskiyen kazaklarda. Hâlâ onları söküp, sökülmüş yünlerden paspas yapıyor. Eskileri söküp yeni bir şeyler, hatıraları söküp küçük hikâyeler üretiyor. Hatırladıkları daha çok kaybettikleri, geride bıraktıkları… Biraz yumağını çeviriyor, biraz anılarını… Bir ters, bir anı bir yüz, bir insan, bir haraşo bir hayat …
Evi mezarlığa yakın. Bu nedenle arada sırada ölüm de giriyor sohbetlerimize. “De bak hele! Şimdi ölünce biz de mi oraya gideceğiz” diyor. “Mecbur” diyorum. Keşke teskin edebilsem ama olayımız bu. Doğduk. Öldük. Aradaki bölümde ne yaptıysak yaptık, o kadar. Bakıyorum boynu bükülüyor azıcık. “Amaan” diyorum. “Gel bir dokuz sekiz bulalım.” Oynak bir türkü bulmak ve ritmi tutturmak, işte bütün mesele bu. “Ooh yandan” ya da bir başka deyişle Türk usulü “to be or not to be!”
*Yaşam kalitesini ve sağlığı koruyarak yaşlanmak.