“Aile güçleniyor”, kadın güvencesizleşiyor: “Esnek çalışma yoksulluğu derinleştiriyor”

Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Vizyon Belgesi ve Eylem Planı’nı değerlendiren feminist sosyolog Berfin Atlı “Esnek çalışma modeli kadınların yoksulluk döngüsünü kırmak yerine, bu döngünün derinleşmesine neden olacak” diyor.
Paylaş:

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Göktaş, geçtiğimiz 15 Mayıs’ta hazırladıkları Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Vizyon Belgesi ve Eylem Planı’nı açıkladı. Kadın kelimesinin neredeyse hiç geçmediği, kadının “aile” içinde kaybedildiği ve sadece annelik sıfatının kullanıldığı söz konusu bu belgede LGBTİ+’lar da şeytanlaştırılarak hedef alındı.

Kadına yönelik şiddetin en çok ev içinde yaşanmasına rağmen ev içi şiddetin önlenmesi, kadının şiddete karşı korunması gibi başlıkların yer almadığı eylem planında kadınların güvenceli istihdam alanların eve hapsedilip burada esnek ve güvencesiz çalışmasının önünü açacak düzenlemelere yer veriliyor. “Aile ve iş yaşamının uyumu” adı altında kadınlar için “uzaktan, esnek ve hibrit çalışma” modellerinin kullanılması, bunun analiz çalışmasının yapılması gibi…

Bu eylem planını feminist araştırmacı ve sosyolog Berfin Atlı* ile konuştuk.

“Bu belge birdenbire var olmadı”

Bakan Göktaş, vizyon belgesi ve eylem planını açıklarken; “Bakanlık olarak politikalarımızın odağına her zaman aileyi koymak en öncelikli hedefimizdir” dedi. Kadın ve LGBTİ+’lar açısından iktidarın odağına “aile”yi koymasının karşılığı nedir?

Aslında bu belge birdenbire var olmadı, dolayısıyla politikaların odağına aileyi yerleştirmek de yeni değil, temkinli ve yavaş adımlarla örüldü. Seçim dönemi üretilen nefret siyasetinden tutalım da Saraçhane’de düzenlenen nefret mitingleri ve nefret yürüyüşlerine kadar uzanan, 81 ilde aile çalıştayları, akademik buluşmalar ve anti-raporlarla desteklenen ve kristalleşen bir süreçten söz ediyoruz. Nitekim söz konusu belgede ailenin nasıl kavrandığını anlamak önemli. Özellikle çalıştay bulgularında ve anti-raporlarda aile ile ilgili olarak “değer aktarımının” önemine vurgu yapılıyordu. Bununla beraber aileyi devamlı eksiklikler üzerinden kavrama eğilimi vardı: kuşak çatışması üzerinden, “hem iş hayatında yer alan hem de bütün ev işlerinin sorumluluğunu tek başına almak zorunda kalan kadınların aile yaşantısında yaşadıkları sorunlar” üzerinden, “nafaka mağdurlarının yeniden aile kuramaması” üzerinden vs. Örnekler çoğaltılabilir.

Berfin Atlı

Şimdi ise bu belge ile birlikte aile iki temel misyon üzerinden kavranıyor: Bir köprü (“milli kültürümüzü, kimliğimizi ve değerlerimizi geçmişten geleceğe aktaran”) ve bireyi şekillendiren ilk sosyal çevre olarak. Bu iki hat üzerinden dallanıp budaklanan tehditler ve tehditler üzerinden de şekillendirilmiş politika tahayyülleri var. Doğrudan aktarmak gerekirse; “cinsiyetsizleştirme”, “zararlı sapkın akımlar”, “kültürel değerlerin aşınması”, “aile bağlarının çözülmesi”, küreselleşme, demografik dönüşüm, bilgi ve iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmeler, dijitalleşmenin hayatın her alanına nüfuz etmesi, toplumsal ve ekonomik sorunlar, çevre ve iklim sorunları, -düzensiz şehirleşme, -göç, afet ve acil durumlar belgede dökülen “risklerden” bazıları. Bununla birlikte tek kişilik hanelerin çoğalması, “evlilik akdi sona erenlerin” sayısının artması, ilk evlenme yaşının ötelenmesi, evlilik oranlarının ve sahip olunan çocuk sayısının azalması gibi nedenlerden de muzdaripler.

Üç düzeyde bir eylem planı çıkarıldığını görmek mümkün. İlk olarak “aileyi bir arada tutmaya yönelik” yaklaşımlara, ikinci olarak ve bir adım daha ileri giderek, “risk altında bulunan ailelere odaklanan ve bu riskleri azaltmayı hedefleyen yaklaşımlara” ve son olarak ise, “risk altında olup zarar gören ailelere yönelik uzmanlaşmış̧ hizmetleri sunmayı hedefleyen yaklaşımlara” odaklanılıyor. Bu kapsamda “Küresel Riskler ve Demografik Dönüşüm Karsısında Ailenin Korunması”, “Ailelerin Refah Düzeyinin Yükseltilmesi”, “Aile Odaklı Sosyal Politika ve Hizmetlerin Etkinliğinin Artırılması”, “Dijitalleşme Sürecinde Ailenin Desteklenmesi”, “Aileye Duyarlı Çevre Politikaları ile Ailelerin Afet ve Acil Durumlara Dayanıklılığının Artırılması” olmak üzere beş̧ temel stratejik amaç̧ belirlendi, yüzlerce de faaliyet.

“Kadın ve LGBTİ+’lar üzerinde olumsuz etkileri olacak”

Kadınlar ve LGBTİ+’lar açısından bunun anlamı her şeyden önce daha fazla anti-rapor, tematik analiz ve propaganda demek. Aynı zamanda Foucaultcu tabirle bir tür uzmanlar-teknikerler ordusuyla, yani tutumları yönlendirme pratiklerinin üreticilerinden oluşan yığınlarla muhatap olacağız. TÜİK, RTÜK, Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı Türkiye Barolar Birliği, Polis Akademisi Başkanlığı, Türkiye Adalet Akademisi, üniversiteler, STK’lar, bakanlıklar gibi aktörler arasında bir iş birliği tahayyül ediliyor. Dört beş sene içerisinde ilgili belgeye göre sosyal, hukuki, kültürel düzenlemeleri içeren bir yığın eylem söz konusu. Bunlar; çeşitli sosyal araştırmalar, raporlamalar, eğitimler, saha araştırmaları, yazınsal faaliyetler, algı araştırmaları, boşanma oranlarının en yüksek olduğu illerde yapılacak pilot çalışmalar, mahremiyet eğitimi veren rehber dokümanlar olmak üzere teorik ve metodolojik hamlelerden oluştuğu gibi; projeler, atölyeler, belgeseller, koro çalışmaları, sanat etkinlikleri gibi kültürel faaliyetleri de içine alıyor. Uygulamalı olarak ise -mesleki kurslar, tarımsal faaliyetlere yönelik eğitimler, finansal okuryazarlık kursları, eğitimler, paneller, seminerler. “Mahalle tipi” kreşlerin ve bakım evlerinin açılması, evde ücretsiz çalışan kadınların sigorta primlerinin bir kısmının ödenmesi, esnek ve yeni nesil çalışma düzenine geçilmesine yönelik analiz çalışmaları, aile dostu iş uygulamalarının geliştirilmesi, aile ve dini rehberlik bürolarının açılması, vefa kıraathanelerinin yaygınlaştırılması, kuran kursları ile camilerdeki vaaz ve hutbelerde aile konulu vaazların verilmesi, Aile Enstitüsü’nün kurulması,  kaymakam adayları ile yardımcı yargı personeli, kolluk personeli ve adli destek ve mağdur hizmetleri müdürlüklerinde görev yapan uzmanlara yönelik eğitim programlarına aile ve sosyal hizmetler temelli derslerin eklenmesi, uluslararası çalıştaylar aracılığı ile küresel anti-gender hareketlerle ittifaklar geliştirilmesi ve hatta boşanma aşamasındaki çiftlerin çocuklarına manevi danışman atanması, deprem bölgelerinde aile odaklı yapıların inşa edilmesi gibi örnekler mevcut.

Mevcut iktidarın dini, milli ve yerli olmama gerekçeleriyle LGBTİ+’lara karşı şiddeti körüklediği ve onları insandışılaştırarak hedef haline getirdiği bir ortamda, bu programın ve ona bağlı politikaların bu durumu daha da vahim hale getireceği endişesi yerindedir. Programın LGBTİ+ karşıtı söylemi ve politikaları, nefret suçlarını ve şiddeti meşrulaştırarak tüm LGBTİ+’lara ve kadınlara yönelik saldırıların artmasına yol açabilir. Ayrıca eylem ve etkinlik yasakları, onarım terapisi gibi psikolojik şiddet ve cezasızlık politikaları gibi somut uygulamalar, LGBTİ+’ların günlük yaşamlarını olumsuz etkileyecek ve ayrımcılığa maruz kalmalarına neden olacaktır. Bununla beraber LGBTİ+’lara yönelik sağlık hizmetlerinin kısıtlanması ve engellenmesi, özellikle transların cinsiyet geçiş (uyum) süreçlerine erişimini zorlaştırabilir ve fiziksel ve psikolojik sağlıklarını olumsuz etkileyebilir. Yine kadınlar özelinde belgede boşanmanın engellenmesi, zorlaştırılması ve af yasalarıyla birlikte erkek şiddetinin cezasız kalması ve bu suçların affedilebilir olduğu fikrinin yaygınlaştırılması, kadınları erkek şiddetine karşı daha savunmasız hale getirecektir. Kürtajın fiilen yasak olması yetmezmiş gibi, evlilik yaşının düşürülmeye çalışılması ve doğum yapan kadınlara teşvik verilmesi gibi uygulamalar, kadınların üreme ve bedenleri üzerinde kontrol sahibi olma haklarını kısıtlayarak toplumu da onları “doğurma makinesi” olarak görmeye teşvik edecektir. Yine 4+4+4 eğitim sistemi yetmezmiş gibi ayrıca müfredatta aile eğitimine yer verilmesi gibi uygulamalar, özellikle kız çocuklarının eğitimini olumsuz etkileyerek, onları geleneksel aile ve cinsiyet rollerine hapsetmeye çalışacaktır. Nitekim bu belgenin, belgede tanımlanan faaliyet programının ve ona bağlı politikaların, kadınlar ve LGBTİ+’lar üzerinde son derece olumsuz etkileri olacağını öngörüyorum. Neyse ki mücadele sürdürülecek ve kadınlar ile LGBTİ+’lar hak ve kazanımlarından taviz vermeyecekler.

“Feminist hareket aileci politikaları sorunsallaştırdı”

Feministler uzun süredir “aile” üzerine tartışıyor. Patriyarkal kapitalizmin bugün iktidar aracılığıyla “aile” dayatması karşısında bu tartışmalar nereye düşüyor ve nasıl mücadele yöntemleri üzerine duruluyor?

Feministler, ailenin patriarkal kapitalist sistemin temel bir kurumu olduğunu ve bu sistemin iktidarını meşrulaştırmak için kullanıldığını uzun süredir savunuyorlar, dediğin gibi. Özellikle ikinci dalga feminizmin Türkiye’de de tezahürlerini gördüğümüz aile tartışmaları öncü tartışmalar bu anlamda. Geleneksel aile modeli, kadınları özel alana hapsederken erkeklere kamusal alanda egemen olma ve aile üzerinde kontrol sahibi olma hakkını verir. Bu durum, cinsiyet eşitsizliğini ve kadınların cins olarak sömürülmesini ve ezilmesini sürdürdüğü gibi erkek şiddetini de gözler önüne seriyor. Feminist hareket, aileye dair farklı bakış açılarına sahip olsa da ailenin geleneksel yapısının sorgulanması ve dönüştürülmesi hatta mevcut haliyle yok edilmesi gerektiği fikrinde uzlaşabildi.

Tartışmaların odak noktalarından bazıları erkek şiddeti, ev içi emeğin yükü, çocuk bakımı gibi geleneksel olarak kadınlara yüklenen roller, özel alan-kamusal alan tartışmaları, cinsellik ve üreme, beden, cinsel özgürleşme, kürtaj hakkı gibi meselelerdi. Dolayısıyla feminist hareket ve LGBTİ+ hareketi için mücadele etme yöntemleri ve eylem repertuarları çeşitlenerek gelişti. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış sürecinde başlatılan kampanyalara ve eylemliliklere bakıldığında da aileci politikaların sorunsallaştırıldığını görebiliyoruz. 2023’te Kadınlar Birlikte Güçlü’nün başlattığı “Hayatlarımız Ailenize Sığmaz” kampanyası bu müdahalelerin en güzel örneği. Kampanya şehrin farklı noktalarında bir dizi eylemliliği içerdiği gibi yüz yüze ve online tartışmaları da kapsıyordu. Aile kurumunun heteroseksüel, geleneksel olarak nasıl kurgulandığını ve yeni tanımlamalarla nasıl yeniden farklı zihinlerde yapılandırıldığını vurguladığı gibi, aile kurumunun içinde şiddetin, istismarın, sömürünün yer aldığını yeniden ve yeniden hatırlatıyor, ifşa ediyordu. Keza LGBTİ+ hareketinin nefret yürüyüşleri ile eş zamanlı yaptığı canlı yayınlar, sosyal medyada yaratıcı ve yenilikçi metotlarla verdiği refleksler de hatırlanabilir.

“Esnek çalışma bakım yükünü artırıyor”

Son dönemlerde yoğun olarak Orta Vadeli Program’da esnek çalışma gündeme getirilmişti. Sonrasında geliştirilen tüm tasarruf paketleri ve eylem planları hep esnek çalışmayı gündemleştirme üzerine oldu. Yine Bakan Göktaş geçtiğimiz yıl sonunda Antalya’da Kadın-Erkek Fırsat Eşitliği’nin Sağlanması ve Kadınların Güçlenmesi Programı Başkanlar Toplantısı’nda da kadınların ev ve iş hayatı arasında tercih yapmak durumunda kalmaması için esnek ve uzaktan çalışma modeli, hibrit çalışma modeli ve mahalle tipi kreşler üzerinde çalıştıklarını açıkladı. Peki bu eylem planında esnek çalışma nasıl ele alınıyor? Ve esnek çalışma kadınlar için ne anlama geliyor?

Belgede “iş ve aile yaşamının uyumlulaştırılması” gibi muğlak ifadeler ve muğlak çözüm önerileri ile yer alıyor bu mesele. Keza aile çalıştaylarında da “kadınların iş hayatının aileleri ile vakit geçirecek şekilde düzenlenmesi” dile getiriliyordu. Vizyon ve eylem planındaki kavrayışa göre hem iş hayatında yer alan hem de bütün ev işlerinin sorumluluğunu tek başına almak zorunda kalan kadınlar, aile yaşantısında “sorunlar yaşıyorlar, birbirleriyle zaman geçiremiyorlar, ilgiye muhtaçlar” ve bu durum da çocukları “olumsuz etkiliyor”, hatta o kadar etkiliyor ki “cinsiyetsizleşiyorlar”. En yalın haliyle bu gibi “naif” gerekçelerle son derece yapısal ve politik bir dönüşümün ateşi harmanlanmak isteniyor.

Esnek çalışma modeli, “kadınların iş-yaşam dengesini iyileştirme” ve “çalışan memnuniyetini artırma” bahaneleriyle bir çözüm olarak öne sürülüyor. Bu tartışmaların ve “çözüm önerilerinin” sadece kadınlar üzerinden süregidiyor olması başlı başına durumu özetliyor olsa da ne anlama geldiğini vurgulamak önemli. Uzaktan çalışma gibi esnek çalışma modelleri, kadınların geleneksel olarak daha düşük ücretli sektörlerde ve pozisyonlarda istihdam edilmesine yol açıyor. Bu durum ücret eşitsizliğini artırarak kadınların ekonomik bağımsızlıklarını zayıflatabilir. Bununla birlikte görünmez emek ve mesai süresinin uzaması gibi bir sonucu da var ki evden çalışma gibi esnek çalışma modelleri, mesai saatlerinin sınırlarının belirsizleşmesine ve “her zaman erişilebilir” olma algısına yol açıyor.  Nitekim kadınların ev işleri ve bakım yükünü artırarak görünmez emeğin ve çifte vardiyanın altında ezilmelerine ve mesai sürelerinin uzamasına neden olacaktır.

“Plan, kadın yoksulluğunun sürdürücüsü”

Ayrıca kadınların özellikle özel sektörde deneyimlediği “cam tavan” fenomenini hatırlayalım: hali hazırda yönetimsel pozisyonlara ve terfi fırsatlarına gelmeye çalışırken türlü engellemelerle ve cinsiyetçi tecrübelerle boğuşan kadınlar; bu model ile ofiste çalışanlara göre daha da az görünür olacak ve iş arkadaşlarıyla ve yöneticilerle daha az etkileşime girecek, terfi ve ilerleme fırsatlarından olumsuz yönde etkilenecekler. Kadınlar için öngörülen uzaktan ve esnek çalışma modelinin denetim ve gözetim mekanizmalarının zayıflamasına yol açarak, kadınların mobbing ve tacize maruz kalma riskini artıracağı da gözden kaçırılıyor. İlaveten sözleşmeli ve yarı zamanlı çalışma gibi güvencesiz iş türlerinin yaygınlaşmasına katkıda bulunuyor kurgulanan model. Bu durum, kadınların iş güvencelerini azaltarak onları daha savunmasız hale getirmeyi hedefliyor.

Kadınlar için uzaktan ve esnek çalışma modeli, her ne kadar iş-yaşam dengesini iyileştirmeyi amaçlasa da net sınırların belirsizleşmesi ve “her zaman erişilebilir” olma algısı ile tersine kadınların iş ve özel yaşamlarını birbirinden ayırmalarını zorlaştıracak ve bunun en ağır psikolojik sonuçlarıyla yüzleşmelerine neden olacaktır. Kadınların ev içindeki iş yükünü ve sorumluluklarını artırarak, ikinci bir mesai yükü oluşturacak ve halihazırda mevcut olan çifte mesaiyi daha da ağırlaştıracaktır. Bununla birlikte kadınların mesleki ağlarını genişletme ve yeni beceriler kazanma gibi mesleki gelişim fırsatlarına erişimini sınırlayacaktır. Ayrıca sosyal etkileşimden onları koparacak, yalnızlık ve sosyal izolasyona yol açacaktır. Her yönüyle mücadele edilmesi gereken bir konu bu.

Bununla birlikte unutulmamalı ki klasik anlamda ekonomik özgürlüğe sahip olan kadınlar, erkeklere ve aile reisliğine bağlı kalmayabiliyorlar. Bu durum, toplumsal yeniden üretimde önemli bir değişime yol açabilir. İktidar ve sermaye, bu değişimi engellemek ve nüfusu kontrol altında tutmak için esnek çalışma modelini teşvik ediyor bir yandan. Yaşlanan nüfus ve artan işçi kalifikasyonu, ücret ve işçi maliyetlerini yükseltiyor ve bu durum, sermayeyi “yedek işçi ordusu” ihtiyacına itiyor. Önerilen esnek çalışma modeli, kadınları bu yedek işgücü havuzuna dahil ederek, düşük ücretli ve güvencesiz işlerde çalışmaya zorluyor. Aynı zamanda, kadınlar eviçi emeği ücretsiz üretmeye ve yeni nesil işgücünü de yetiştirmeye devam ediyorlar. Dolayısıyla esnek çalışma modeli kadınların yoksulluk döngüsünü kırmak yerine, bu döngünün derinleşmesine neden olacak. Önerilen faaliyetler kadın yoksulluğunun bir çözümü değil, bir sürdürücüsüdür. Bu model, kadınları sömürmeye ve kontrol altında tutmaya yarayan bir araç olarak kullanılabilir. Kadınların gerçek anlamda özgürleşmesi ve yoksulluktan kurtulması için, bu modelin reddedilmesi ve güvenceli, adil çalışma koşullarının sağlanması gerekecek.

* “Zarife Akbulut’a cevaplara katkılarından dolayı teşekkür ederim.”

* Ana Fotoğraf: Çatlak Zemin

Paylaş:

Benzer İçerikler

Kadınların büyük bir bölümü örgütsüz işyerlerinde asgari ücretle çalışıyor. Dolayısıyla asgari ücrete zam yapılmaması en çok onları etkiledi. İstanbul ve Malatya’da çalışan işçi kadınlarla asgari ücreti konuşalım istedik. Ama ağır çalışma koşulları, meslek hastalıkları, ev ve bakım işleri, bitmeyen mesailer gibi ortak dertlere de girmeden edemedik.
Başakşehir’e bağlı Şahintepe mahallesinde, 400 günü aşkındır bir nöbet sürüyor. Çevre Bakanlığı ve bölge belediyesinin halkı mahalleden sürme girişimleri sonuçsuz kaldı. Kurdukları “Barınma Hakkı Meclisi” içinde örgütlenen Şahintepelilerin, fiili mücadelesinde kadınlar en önde. “Mahalle içindeki ve dışındaki kirli eller çekilene kadar oradayız” diyorlar.
Diyarbakır’da cami önünde Kur’an-ı Kerim okuyarak geçimini sağlayan, engelli bir oğlu olan Rojda, ‘’Ama kendime de bir dua ediyorum. İnşallah oğlum benden önce ölür diye. Bakacak kimsesi yok. Ölüm fakirlikten ve kimsesizlikten iyidir’’ diyor.
Tatil öncesi meclise getirilmesi beklenen 9. Yargı Paketi’nin içindeki “etki ajanlığı” düzenlemesinin kadın ve LGBTİ+’ların güçlenme ve dayanışma mekanizmalarını nasıl etkileyeceğini Mor Çatı ve Kadının İnsan Hakları Derneği ile konuştuk.
İçeriklerimizi kaçırmamak için e-posta bültenimize ücretsiz abone olun!